Modern Parapsikoloji ve Genel Bakış Yazdır
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Sultan Tarlacı tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 25 Kasım 2020 10:24

Parapsikoloji, bilimsel yöntemi ve uygulaması tartışılan birçok konuyu inceler. Bu alanda biliminsanlarından çok, şarlatanların sesi çıktığı için tartışmaların sonu gelmez. Toplum önünde genellikle popüler olmaları nedeniyle, bilim insanlarından ziyade şarlatanlar bulunur. Biliminsanlarının sesinin az çıkmasından dolayı konu özü itibariyle yanıtlardan çok sorulardan oluşan bir konudur. Parapsikoloji başlığı altında popüler kültürde birçok konu ele alınmaktadır. Parapsikoloji, henüz ne olduğu tam bilinmeyen, dış dünyadan etki alan ve dış dünyaya etki eden “psi” denen aracı ile ilgilenir.

Parapsikoloji; temel ilgi alanı psi'nin var olup olmadığı ve ölümden sonra bilinç/kişilik/bellek/hafızanın devam edip etmediğinin araştırılmasıdır. Psi, alıcı psi ve verici/etki eden psi olarak iki gruba ayrılır. Alıcı psi; duyular dışı algılama (DDA veya Extrasensory Perception), zihin-zihin bağlantısı (telepati), uzaktangörü (remote viewing), zihin-dış dünya algısı olan durugörü (clairvoyance) olarak, verici/etki eden psi ise zihnin dış dünyaya/madde üzerine etkisi (psikokinezi) olarak tanımlanabilir.

Modern Parapsikolojinin kapsamı bu alt başlıklarla sınırlıdır ve bu olgular genel olarak "psi olayları" başlığı altında incelenirler. Bu görüngüler doğaüstü veya normal dışı mucizevi bir görüngü olarak değil, biyolojik yapımızın henüz bilinmeyen bir yeteneği olarak ele alınmaktadır. Duyular dışı algılama (DDA); bilinen duyu araçları ve organlarını kullanmadan, bilinen duyuların dışında kalan uzak mekânlardan ve geçmiş veya gelecekten bilgi edinmektir. Öngörü/önsezi/önbiliş ise genel anlamda, bilinen beş duyu kullanılmadan, hafıza, muhakeme, sonuç çıkarma veya tahmin gibi zihinsel işlemler sonucunda elde edilmemiş, henüz gerçekleşmemiş bir olayın/durumun önceden algılanmasıdır. Bu algılanma uyanık durumda duyular dışı algı ile veya rüyalar esnasında olabilir. Bunlar içinde durugörü; farklı zaman ve mekânlarda oluşan olaylarla ilgili bilgiyi, normal insanlardan farklı olarak bilebilmek, hissedebilmedir. Telepati, toplumda daha iyi bilinen bir kavramdır ve düşünce iletişimi, bir zihinden diğerine doğrudan içsel deneyime ait bilgi iletimi olarak tanımlanır. Öngörü ise, gelecekte olabilecek olayları, zamanı gelmeden önce, belli bir eğri içinde kalarak gerçekleşme zamanını da doğru olarak tahmin edebilmektir. Bu nedenselliğe karşı çıkar ve “etki”nin, “neden”inden önce olduğu anlamına gelir. Retrokognisyon, uzak geçmişteki bir olayın algılanması olarak açıklanır. Bunlara ek olarak ölümden sonra bilincin devamlılığını telkin eden bedensiz ölü ruhlarla medyumlar aracılığı ile bağlantı kurma (spiritüalizm), ruh göçü ya da tekrardoğuş öyküleri anlatan çocuklar da (reenkarnasyon) parapsikoloji kapsamında sayılabilir.

Parapsikoloji Bilimin Bir Alanı Mıdır?

Birçok bilimci ve felsefeci, açık ve net bir şekilde parapsikolojiyi bilim olarak kabul etmezler. Bilim olarak kabul edilmemesinin nedeni; belirli temel bilimsel varsayımları ihlal etmesi, tekrarlanabilir deneyler üretememesi, deney üretse bile ortaya çıkan sonuçların bilimin diğer temel ilkeleriyle çelişmesi, ortaya çıkan etkilerin nasıl ya da niçin ortaya çıktığına dair tutarlı bir teori oluşturulamaması ve belki de en önemlisi “gizli bilim” ile ilişkili olmasıdır. Bunlara ek olarak da, maddi destek diğer bilim dallarına göre parapsikoloji alanında çok azdır. Daha çok bireysel çaba ile yürütülen araştırmalarla desteklenir. Yine, bu alandaki aktif araştırmacıların %20’sinden daha azı akademik eğitim almıştır.

Bu konuda ciddi eğitim veren akademik kurumların sayısı da azdır. Dünyada bu konuda eğitim veren akademik kurum sayısı 30’u geçmez. Son dönemlerde uzaktan eğitim veren kurumlar aktif olarak çalışmaya başlamıştır. Parapsikolojiye eski dönemlerde sıklıkla yapılan “tekrarlanabilir olmaması ve metodolojik olarak sağlam deneyler oluşturamaması” eleştirisi, bugün için tamamen geçersizdir. Çünkü parapsikoloji çatısı altında yapılan araştırma ve deneyler en keskin istatistikleri kullanmakta ve sıkı deneysel koşullar altında, ileri şüphecilik görüşü ile yapılmaktadır. Bu yapılan çalışmaların sonuçları da gözle görünür şekilde, parapsikolojideki psi’nin varlığını destekler nitelikte olumludur.

Günümüzde parapsikolojinin bilimsel verilerini –gazete haberlerini değil– takip eden bir kişinin öngörü, durugörü, uzaktangörü ve zihnin madde üzerindeki etkisine inanmaması mümkün değildir. Bu nedenle parapsikolojik kavramlara inanmak inanç sorunu değil, bilgi sorunudur. Konuyla ilgili güncel, geçerli, deneysel bilimsel bilgiden haberdar olanların parapsikolojiyi reddetmesini gerektirecek bir durum söz konusu olmamaktadır.

Duyular Dışı Algı

Parapsikoloji fenomenlerden en önemlisidir. Bir çok alt başlığı olan bir genel başlıktır. Bir çok tanımı yapılabilmesine karşın en öz tanımı aşağıdaki gibidir.

Duyular dışı algının iki temel özelliği mekanda uzaktan algılama veya zamanda önsel algılama olarak ortaya çıkabilmektedir. Mekanda uzaktan algılamda durugörü veya uzaktangörü şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Konuyla ilgili sadece anektodal bilgiler değil, bilimsel temelli yapılmış bir çok araştırma vardır. Aynı zamanda psişik istihbarat alanında da yıllarca kullanılmış olan yöntemlerden birisi olan uzakatangörü (remote viewing) bu kapsam içerisindedir. Bunun dışında zamanda önsel algılama açık ve net bir öngörü olarak ortaya çıkabileceği gibi sadece tehlikleri önceden sezip fizyolojik tepkileri 3-6 saniye önceden verme şeklinde de ortaya çıkabilmektedir. Özellikle önsezinin ortaya konması konusunda yapılmış bir çok bilimsel temelli araştırma vardır. Bunlar elektrofizyolojik galvanik deri yanıtı, pupil büyümesi, kalp hızında değişim ve fonksiyonel beyin görüntülemeleri olarak gruplandırılabilir.

Anlamına bakıldığında; geçmiş veya gelecekte, bir kimsenin kimliği, yeri hakkında bilgi edinmeyi amaçlayan ve ilgili bilgiyi, hiç bir bilinen duyusal girdi (görme, işitme...) organını kullanmadan edinmektir. Yani görmeden, okumadan, işitmeden, dokunma olmadan... Kehanet birçok yerde yer almasına karşın, bizim kullanımımız daha çok öngörüdür. Daha çok öngörü denen şey, PREMONITION (Latince praemonēre, ön: prae-, pre- + monēre, tehlike) denilen şeydir. Sıklıkla gelecekteki bir OLAYIN ve TEHLİKENİN algılanmasıdır. Bu tehlikenin algılanması DURUGÖRÜ ile ya da RÜYALARLA olabilir. Aslında bazen bu PRECOGNITION (Latince præ-, “den önce,” + cognitio, “bilgisine ulaşmak”) olarak da adlandırılır. PRECOGNITION, tehlikeli olay, nötral bir olay ya da güzel bir olayla ilgili olabilir. PREMONITION ise daha sınırlı bir anlamı vardır ve gelecek tehlikelerini öngörü ya da sezmenin özel adıdır. 

Uzaktangörünün askeri kullanımı

1995 yılında halka açılan CIA raporları ile CIA'nın duyu dışı algılamaya (ESP, duyu dışı algılama) veya uzaktan görüye (RV, remote viewing) olan ilgili açık olarak algılandı. RV üzerine 22 yıl süre ile resmi olarak çalışılmıştı. Ön çalışmalar 1972 yılında başlamıştı. 1977-1995'de en aktif dönem olarak çalıştılar. CIA, sürekli olarak RV konusunda yeterli bilgi olmadığını iddia ederek, psişik araştırmaları önemsiz göstermiştir. Fakat gizli olarak 16 yıl süresinde bu konuda 20 milyon dolardan fazla harcama yapmış ve 80 bin sayfalık bir arşiv oluşturmuştur. 

Eylül 1995'de STARGATE projesinin işe yarayıp yaramadığını anlamak için bir komite kuruldu. Amaç, işe yarıyor ise devletten, savunma bakanlığından ödenek almaktı. STARGATE projesinin başlangıçta üç amacı vardı:

1. RV alanında yapılan başka yabancı programları değerlendirmek
2. Sözleşmeli personel ile RV varlığı, sebep ve tesirlerini anlamak
3. RV, bir istihbarat aracı olarak kullanılıp kullanılmayacağının anlaşılması.

1995 yılında, geçmiş yılların çalışmalarını değerlendirmek için bir istatistikçi (JU) ve bir psikolog (RH) görevlendirildi. Rapor açıklandığında şu sonuçlara ulaşıldığı tespit edildi:

1. RV testlerinde tesadüfün ilerisinde bir sonuç vardır. Yani, RV vardır

2. Laboratuvarda gerçekleştirilen RV fenomeni için geçerli şartlar, istihbarat toplama için geçerli değildir

3. RV istihbarat toplamada genelde yetersizdir

4. Elde edilen bilgiler oldukça öznel bilgiler içermektedir

5. Elde edilen bilgiler, istihbarat işlerinde rehber olarak kullanılmamıştır

Stargate projesi, birçok psişik çalışması içine alan, soğuk savaş yılları nedeniyle, 1970-1995 yılları arasında sürdürülen ve özellikle uzaktangörü/durugörü üzerinde çalışmalar yapılan, Amerikan hükümeti ve Askeriyesinin kontrolü altında yapılan araştırmaların ortak adıdır. Daha sonra bu çalışma ardından, bu grupta çalışan bilim insanları değişik laboratuvarlarda araştırmalarına devam ettiler. STARGATE projesi içinde, uzaktangörüyü araştıran 14 kadar ayrı laboratuvar vardı. Burada askeri veya sivillerden oluşan 22 kadar durugörü yeteneği olan süje ile çalışıyorlardı. Kayıp helikopterler, gemiler, önceden saldırıları öğrenmek için çalışmalar yaptılar. Konu üzerinde CIA de yoğunlaşmıştı. 1995’te proje tam olarak CIA’e devredildi ve proje kapatılarak, sonuçları değerlendirmek için bir istatistik uzmanı görevlendirildi (Dr. Jessica Utts). Sonuç: "Belirgin anlamlı bir durugörü/uzaktangörü yeteneği yapılan çalışmalarda vardı. Ancak bir o kadar da, gereksiz ve anlamsız bilgiler vardı. İstihbarat amaçlı kullanımı uygun değildi."

Psikokinezi (PK); hareketsiz bir cismi belli bir uzaklıktan zihinsel olarak düşünme gücüyle hareket ettirebilmedir. Bu tanım daha çok halk arasındaki güncel ya da popüler tanımıdır. Ancak bilimsel tanımı şu şekildedir: “Kişinin fiziksel varlığından uzakta bulunan nesnelere ve süreçlere, fiziksel aracı olmadan etki etmesi.” Yani sadece uzaktaki nesneyi hareket ettirme değil, uzaktaki bir süreci değiştirme olayı da psikokinezi kapsamındadır. Psikokinezi kelimesi bilim camiasında kullanılmadığından ya da “kirli” kabul edildiğinden, bilimsel dergilerde daha çok “zihin-madde etkileşimi” ifadesi kullanılmaktadır.

Zihin dış dünyadaki süreçlere etkisine bakıldığında, uzun yıllardır hem rastlantısal fiziksel süreçler üzerinde, hem de biyolojik süreçler üzerinde niyetin/yönelmenin etkisi ayrıntılı araştırılmıştır. Rastlantısal fiziksel süreçlere etki araştırması kaba tavla zarları ile başlamış ve yıllar içinde kuantum rastlantısal sayı üreteçlerine ulaşmıştır. Bunun yanında biyolojik yapılarda niyetlenmenin etkisi hasta kişilere yönelme (dua) dan, farelerde yapılan deneysel yaralar ve aktarılan kanser hücrelerine etkisine kadar geniş bir bilimsel bilgi birikimine sahiptir. Elde edilen bilgiler, olumlu etkileri tartışmaları olarak ortaya koysa da, kesin olarak niyetin etki etmediğine yönelik kesin bir kanıt tespit edilememiştir.

 

Paranormal Aracısı: Psi

Tüm normal ötesi ya da parapsikolojik olayları tanımlamak için Psi (y), 1946’dan beri kullanılmaktadır. Ancak bu psi kuantum mekaniğinde Schrödinger’in dalga fonksiyonu için kullanılan y ile aynı harf olmasına karşın anlam açısından aynı şeyi ifade etmez. (Psi işaretini hekimler de reçetelerinin başında Ry şeklinde kullanırlar. Zamanla değişerek Rj haline gelmiştir. Kabaca “al ve uygula” anlamına gelir). Parapsikolojideki psi’nin iki temel tipi vardır: alıcı psi ve verici-ifadeci psi. Verici-ifadeci psi, bir zihin uzaktan tesir uyguladığında oluşur.

Psi-etkisi, bir enerji türü ya da klasik bir sinyal değil, zaman ve mekân uzaklığından etkilenmeyen (yerel olmayan) ve ancak psi kaynağı olan insanı, etkilenen nesneyi ve tüm o süreçleri kapsayan sistem içinde varlığını oluşturan ya da belli eden şey olarak tanımlanır. Basit olarak; kişinin dış nesne ya da süreçlere etki etmesi demektir. Yaygın olarak; düşünce gücüyle, bedensel uzuvları kullanmadan cisimler üzerine etkide bulunmadır. Bu masaların, sandalyelerin, kalemlerin, vazoların havalanması ya da yer değiştirmesi şeklinde olabileceği gibi vakum saydam şişeler içinde pusula ibrelerini hareket ettirme, müzik aletlerinin kendiliğinden çalması, çatal-kaşık bükme, kendiliğinden tekinsiz yerlerde yangınlar çıkması şeklinde de olabilir. Şarlatanlar ve hayalciler bir kenara bırakıldığında, bu alanda yapılmış çok ciddi ve akademik çalışmalar vardır.

«Telepati, en eski çağlarda bireylerin birbirlerini anlamak için kullandıkları ve evrimsel gelişim sırasında, duyu organları vasıtasıyla anlaşmak gibi daha iyi bir metodun ortaya çıkmasıyla arka plana itilen orijinal metot olabilir. 

Fakat bu türden çok eski yollar, arka planda mevcudiyetlerini sürdürmüş olabilirler ve hala daha belirli şartlar altında tezahür edebilirler.»

 Freud

Zihin-Zihin Bağlantısı: Dolanık ya da Dolaşık Beyinler

Kuantum düzeyinde yani atom altı düzeyde olmayan, çok daha büyük olan beyinler arasında bir dolaşıklık ya da bir bağlantı durumu olabilir mi? Daha cüretkâr bir ifade ile bir beyinler ağının da parçası olabilir miyiz? Kuantum yerel olmama yanında bir de biyolojik yönü olan yerel olmama vardır. Bu ortaya atıldığında haksız eleştirilere maruz kalsa da, beyinler arasında yerel olmayan bir etkinin olabileceği değişik çalışmalarla ortaya konmuştur. 1963 ile 2010 yılları arasında yaklaşık 23 benzer çalışma yapılmış ve bunların 20’i beyinler arası ağı, iletişimi, etkiyi telkin etmektedir. En dikkat çekici çalışmalardan birinde, flaşla gözüne görsel uyarım yapılan bir kişide (gönderici) oluşturulan görsel uyarılmış potansiyel (visual evoked potential, VEP), Faraday kafesi içinde bulunan, dışardaki uyaranla hiçbir bağlantısı olmayan, görsel olarak hiçbir uyarım almayan başka birisinin beyin (alıcı) görme kabuğuna benzer dalga yapısı aktarılabilmiştir. Transfer edilmiş potansiyel olarak adlandırılan bu potansiyel, diğer birçok araştırmacılar tarafından da sıkı deneysel koşullar altında 15 metre kadar uzak mesafeye dahi aktarılabilmiştir. Aktarılmış potansiyele herhangi bir farkındalık olmadığı ve özellikle empatik kişiler arasında daha başarılı aktarılabildiği tespit edilmiştir. Aktarım her zaman, göndericide uyarımla oluşturulana benzer şekilde bir potansiyel olmasa da, en azından alıcı beyninde zemin üzerinde eşanlı bir dalgalanma oluşturulabildiği tespit edilmiştir. Benzer şekilde, gönderi beynine uygulanan manyetik uyarımın, hiçbir uyarım yapılmayan alıcı beynine ulaşması da başarılmıştır. Bu çalışmalara benzer şekilde, göndericiye verilen flaşla verilen görsel uyarım, alıcının görme beyin kabuğunda işlevsel beyin görüntülemesinde kan akımını arttırdığı gösterilmiştir. Oysa alıcı denen kişinin gözüne hiçbir flaş veya ışık verilmemiştir. Bütün bu çalışmaların gösterdiği, beyinler arasında belli durumlar ve şartlar altında bir dereceye kadar dolaşıklığın olduğudur. Diğer bir ifade ile bu bulguların gösterdiği, zihnin kafatası dışına da uzandığı ve belli bir dereceye kadar, empatik kişiler arasında beyinler ağı olabileceğidir.

Uzaktan Zihinsel Niyetle Aracısız Etki Olabilir mi?

Eğer insandaki zihin, düşünce ve niyetlenme ile sinir hücrelerinde ateşleme yaparak kolumuzu kaldırmamızı sağlıyor ise neden kaşıkları bükemesin? Eğer beden, zihni etkileyebiliyorsa, aksinin de doğru olması gerekmez mi? Kütle çekimi uzaktan etki ederek koca gezegenleri güneş çevresinde sabit tutabiliyor ise beyin neden uzaktan etkilemesin? Bütün bunlar düşünüldüğünde, Newton’un çekim yasası aslında çok uçuk ve tuhaf bir fikirdir. Herhangi iki nesne birbirine çekici bir kuvvet uyguluyor ve bu kuvvet her nasılsa, uçsuz bucaksız boş uzayı aşarak Güneş ve Ay’dan Dünya’ya, yıldızdan yıldıza ve galaksiden galaksiye ulaşıyor. Bu etki ile de güneş sistemi, galaksi sistemleri ve yıldız sistemleri oluşuyor. Zamanın birçok ünlü biliminsanı bu uzaktan aracısız etkiyi “büyücülük fiziği” sayarak dikkate almamıştı. Aslında, Newton’un kendisi de buna pek inanmamıştı. Bütün yaptığı, matematiksel eşitlikleri ortaya koymaktı. Ama ortaya çıkan sonuç aracısız uzaktan bir şeyin başka bir şeye etkisiydi.

Kuantum fiziğinde gözlemcinin bir şekilde deneye etki ederek “katılımcı” olması kabul edilebilir bir şey ise bunun farklı yansımalarının da ortaya konulabilmesi gerekir. Çağdaş ve akıllı, Nobel ödüllü fizikçilerin ortaya attığı, akla ve sağduyuya karşı gelen, sağduyumuzu törpüleyen kuantum fiziği görüşleri düşünüldüğünde, PK’yi akıldışı ve mantıksız olarak niteleyip bir kenara bırakmak anlamsızdır.

Parapsikoloji konusunda fanatik şüphecilik de aşırı saflık kadar mantıksızdır. Ama artık parapsikoloji metafizik denilen “fizikten öteki işler” başlığından çıkarılmalı ve yeniden bilim başlığı altında incelenmelidir. Kuantum fiziğinin söylemleriyle (Schrödinger’in kedisi ve dolaşıklık, vakum, tünelleme gibi)  parapsikolojinin söylemleri arasında sihir kokması, gariplik ve sağduyuya aykırılık açısından çok da bir fark yoktur. Hatta kuantum fiziği daha garip söylemlerde bulunur ve bazı açılardan parapsikolojiden bile daha çok sihir kokar.

Günümüzde simyanın bir saçmalık olduğunu herkes bilmektedir. Filozof taşı gibi bir şey olamayacağı gibi, tenekeyi altına dönüştürmenin basit bir yolu da yoktur (fakat nükleer füzyonla atomların yapısını değiştirip, başka bir atoma çevirebilirsiniz). Ancak, kimyanın çekirdeği olan simya gerçekten önemli sonuçlar doğurmuştur. Simyacılar, maddeleri karıştırma sanatını, asit ve alkalilerin özelliklerini, bazı elementlerin diğerleriyle ilişkisini ortaya koyarak modern kimyayı oluşturmuşlardır. Kimyanın simyadan, astronominin astrolojiden, tıbbın doğal tedavilerden ayrılması gibi parapsikoloji de kendine uygun bir yer bulacaktır. Ama bu diğer bilimlerdeki değişme göz önüne alındığında zaman alacaktır.

Belki de bizler, “düşüncenin cisimler üzerine etki etmesi” kavramının arkasında hayali, çok soyut-sanal bir şey varmış gibi algılamaktayız. Bentov’un da dediği gibi, düşünme esnasında beynimizde birçok yerel ve yaygın iyonik elektriksel akım ve manyetik alan değişiklikleri ortaya çıkar. Bunlar beyin yüzeyinden EEG (ElektroEnsefaloGram) ve MEG (ManyetoEnsafaloGram) gibi tekniklerle yerel ve bütün beyin alanı olarak gözle görünür şekilde rahatlıkla kaydedilmektedir. Ancak günümüzdeki bilimsel hesaplamalara göre beyin dalgalarının titreşimlerinden kaynaklanan enerjileri ile beynin ya da kafatasının dışına uzanabilmektedirler.

Düşünceler kendi bedenimiz üzerine de etki eder. Bu daha çok bilinen bir konudur. Biofeedback (canlısal geri besleme) ile nabız sıklığı, beyin dalgaları, derinin elektriksel direnci, vücut ısısı iradi olarak değiştirilebilmektedir. Canlısal geri besleme sistemlerinde, kişinin etkilemesi istenen beden sinyalleri daha önceden kaydedilerek, güçlendirilerek, kişiye değişik şekillerde geri besleme aygıtlarıyla gösterilerek bunları irade ile değiştirmesi istenir. Belli durumlarda psi yeteneklerinin daha iyi ve belirgin olduğu öne sürülür.

Parapsikolojinin ve alt dalı olan PK’nin mantıksız görünmesinin ve bilim dışı kabul edilmesinin nedeni “sihir kokusu” taşımasıdır. Diğer bir korku da parapsikolojiye verilecek bilimsel desteğin bilim karşıtı tavrı teşvik edeceği düşüncesidir. Ancak, Michael Faraday’ın “zihinsel güçle tek bir saman çöpü bile hareket ettirilebilse, evrene ilişkin bakış ve anlayışımızı değiştirmemiz gerekir” dediği düşünüldüğünde, bu konuda küçük de olsa elle tutulur bir şey varsa fizik ve sinirbiliminin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bütün bunlara rağmen bazı sıra dışı insanlar kaşıkları büktüğünü, nesneleri hareket ettirdiğini neredeyse yüz yıldır açık net ve görüntü belgeli iddia etmektedirler. Bu iddialar tek vaka örnekleri olduğu için bilim insanlarını tatmin etmiyor ve sürekli başka “konuşan keçi” istiyorlar. Oysa tek örnek bazen çok şey söyler. Konuşan keçi derken kastedilen şudur. Bir arkadaşınız konuşan bir keçisi olduğunu iddia ediyor. “Benim bir keçim var, konuşabiliyor” diyor. Sizin evinize keçiyi getiriyor ve bakıyorsunuz ki keçi konuşabiliyor. Ne soruyorsanız keçi hemen size uygun yanıtı verebiliyor. Böyle bir olayla karşılaştıktan sonra keçilerin konuşabileceğine inanmak için ek bir kanıt ister misiniz? Bana başka keçiler de getirin bakalım onlar da konuşuyor mu? Yoksa “Keçilerin konuştuğuna inanmam” mı dersiniz, yoksa “Vay be, keçiler de konuşabiliyormuş” mu dersiniz? Daha sonra da konuşan keçinin farklı özelliği olup olmadığını mı araştırırsınız? Birçok insan en azından bazı keçilerin konuşabileceğine inanır. Ancak bilim insanları için bu söz konusu değildir ve başka başka, çok sayıda konuşan keçi olmasını isterler. Dikkat edilmesi gereken nokta; bu istek sadece parapsikolojik konulardadır ve bilimin diğer alanlarında böyle bir istekte bulunmazlar. Mesela fizikten bir örnek verecek olur isek, omega minus adı verilen atom altı parçacık, hızlandırıcılarda 200 bin denemenin 2’sinde tespit edilmiştir. Yani 100 binde 1 ortaya çıkan bir parçacıktır. Ancak fizik bilimi için omega minus tartışılmaz şekilde varlığı kabul edilen parçacıklar arasındadır. Bu konuda başka ek kanıta da gerek duyulmamıştır.

Uri Geller’in psikokinetik (PK) metal bükmesi, çalışan saatleri durdurması ya da bozuk saatleri çalıştırması, televizyon numarası olarak bir yana bırakılacak bir olay değildir. Bu bilimsel olarak ele alınması gereken bir olaydır. Bu olay sadece Uri Geller ile sınırlı değildir. Uri sadece konuşan keçilerden biridir. Çünkü Uri, bilimsel olarak 1970’lerde iki fizikçi tarafından uzun süre incelenmiş, hile ve sahtekârlık olmadığı, duyular dışı algı ve niyetinin madde üzerindeki etkisinin gerçek olduğu ortaya konmuştur. Hatta bu araştırmalarının sonucu, meşhur Nature bilim dergisinde yayınlanmıştır. Uri Geller’in deneysel koşullar altında krom-vanadium gibi metallerin şeklini uzaktan bozduğu, hareket kazandırdığı gösterilmiştir. Krom demirden 2 kat serttir. Kroma eklenmiş %1 Vanadium ise demirden 50 kat serttir. Bu sertliğinden dolayı İngiliz anahtarlarının yapımında kullanılır. Geller, 19,4 cm uzunluğunda bir anahtarı 6 derece bükebilmiştir. Bu bükmeyi yapmak için 800 derecede ısı gerekmektedir! Yine hafızalı metaller bükülemez ve büküldüğünde bırakılır ise bir önceki haline geri dönerler. Geller, hafızalı metal tel olan Nitinolu (NiTi) kalıcı olarak, eski şekline dönmesini engelleyecek şekilde bükebilmiştir.

Bütün bunlara karşılık zihnin madde üzerinde etkisi üzerinde çok fazla çalışma vardır ve son yıllarda bu çalışmalar artık fizik dergilerinde de yayınlanır olmuştur. Bu çalışmaların çoğunda pozitif sonuçlar tespit edilmiştir: zihnin ya da niyetin belli oranda madde üzerinde etkisi vardır ve niyet, olasılık içeren süreçleri istenilen yönde saptırabilmektedir. Zihnin ya da niyetin dış dünyaya uzaktan etki etmesi, sonuçları itibariyle bazıları için rahatsız edici inanç çatışmalarına neden olabilir ve birçok bilim adamı hem inançlarını hem de ders kitaplarında yazdıklarını değiştirmek niyetinde değildir.

Zihnin madde üzerine etkisinin kanıtlanması birçok olası sonuç doğuracaktır. Olasılıkla yaşamımızda ve yaşama bakışımızda çok fazla değişiklik olacaktır. Öncelikle zihin-beyin etkileşimini ve zihin-çevre etkileşimini çok daha iyi anlar hale geleceğiz.

 

Uzaktan Zihinsel Etki Deneylerine Genel Bakış

Parapsikoloji alanında sistematik bilimsel ve yöntemsel çalışmaların başlaması 1882’de İngiltere’de, Psişik Araştırmalar Derneği’nin (Society for Psychical Research) kurulmasıyla başlar. Çok geçmeden, 1887’deki üyeleri arasında dönemin saygın bilimadamları da bulunur hale geldi. Bunlar arasında; fizikçi J. J. Thomson, Madam Curie ve Lord Rayleight, felsefeci Henri Bergson, William McDougal, nöropsikiyarist William James, biyolog Alfred Russell Wallace, William Crookes, Gilbert Murray gibi dahiler sayılabilir.

Uzun dönem birçok biliminsanını da bünyesinde bulunduran parapsikoloji, çağdaş anlamda bilim olma ve deneysel hale gelme yoluna, Joseph B. Rhine’nin (1895-1980) yaptığı çalışmalarla girdi. Parapsikolojiyi bir üniversite disiplini haline getirmeye çalıştı. 1954 yılında Freiburg Üniversitesi’nde Hans Bender’in (1907-1991), “Psikolojinin Sınır Bölgeleri” adı altında bir kürsü kurmasına izin verildi. Kürsü bugün de aynı ad altında yaşamaktadır. Ardından 1985’te Edinburgh Üniversitesi’nde Arthur Koestler, Parapsikoloji Kürsüsü kuruldu. Daha sonra başka üniversitelerde de bu konu ile ilgili kürsüler kuruldu. Bu kürsüler halen birçok üniversitede eğitim vermektedir. Türkiye’de “parapsikoloji” eğitimini veren hiçbir resmi veya özel sektör kurumu yoktur. Parapsikoloji dernekleri adı altında meraklıların oluşturduğu özel kurumların uğraşılarının da parapsikolojinin modern ilgisi ve tanımıyla alakaları yoktur. Türkiye’deki parapsikoloji, Rhine’nin 1930’larda başlattığı deneysel dönemde bile değildir. Spiritüalizm ve modern kişisel gelişim kavramları ile ilgilenmektedirler.

Aradan geçen zamanda az da olsa saygın bilim adamları bu çalışmaların içinde yer aldılar. Ya teorik ya da deneysel olarak parapsikolojiye katkı sundular. İsimlerini burada saymak imkânsız denecek kadar araştırmacının bilgi üretimine katkısı oldu. Sadece zihnin madde üzerine etkisi değil diğer parapsikolojik alanlarda da aynı saygın çalışmalar yapıldı. Amerika, 1965-1995 yılları arasında, askeri amaçlarla gizli olarak her türden parapsikolojik çalışmayı sürdürdü. Ancak 1800’lerden beri bilimin yöntemi daha teknik, daha sıkı ve kontrollü hale geldi.

Bütün teorik tartışmalar bir yana, olasılık içeren kuantum fiziksel süreçler ve olasılık içeren diğer rastlantısal süreçler üzerine, bilinçli gözlemcinin/niyetin etkisinin olduğunu ortaya koyan araştırmalar vardır. Hatta deneycinin beklentisinin bile çalışmanın sonucunu değiştirdiğine dair kanıtlar vardır. Tarihsel olarak bu konuda en sıkı çalışan ve bugün bile yöntem bilimi ve aletlerini laboratuvarlarda kullanılan fizikçi Helmut Schmidt’tir. Kendisi uzun yıllar, bilincin/gözlemcinin kuantum mekanik olasılık süreçleri üzerindeki etkisini araştırmış ve “belli şartlar altında bilinç rastlantısal fiziksel süreçlerle etkileşir” sonucuna varmıştı. Daha sonra değişik laboratuvarlarda da benzer sonuçlar elde edildi. Ancak kuantum fiziği ile uğraşan geniş kesim tarafından, var olan paradigmaya aykırı olduğundan deneysel bulguları umursanmadı. Bu çalışmaların sonuçlarına göre, kuantum nesneleri gözlendiklerinin farkındadırlar ve niyete göre davranışlarında değişiklik göstermektedirler. Bu cümle genel evren anlayışımız ve nesnellik bakış açımız ile derinden çatışır. Hatta bazı kuantum fizikçilerini koltuğundan zıplatabilir. Ama bilim tarihine bakıldığında, her devrimci fikrin karşılaştığı direncin aynısının ortaya çıktığı görülecektir. Son elli yılda, bilincin/niyetin/gözlemin rastlantısal süreçler üzerinde etkisini araştıran 68 farklı laboratuvarda yapılan 800 kadar çalışma yayınlanmıştır. Bu çalışmaların önemli bir kısmında gözlemcinin etkisi dikkat çekici şekilde istatistiklere yansımıştır.

 

Psikokinezi Deneyleri ve Süreç

PK temel olarak makro ve mikro olarak iki gruba ayrılabilir. Makro yani elle tutulabilir, gözle görülebilir nesne veya süreçlere uzaktan niyetsel etkiyi kapsar. Buna örnek kaşık bükme, saatleri durdurma veya tavla zarlarını belli numaraya düşürme olabilir. Bu başlık altında düşünce fotoğrafçılığı, bitki büyümelerine etki, yara iyileşmelerine etki de konulabilir. Bu amaçla birçok deney yapılmıştır en meşhurları SORRAT, SRI ve Rhine’nin tavla zarları üzerine yaptığı deneylerdir. Mikro olan ise gözümüzle göremeyeceğimiz küçük dünyasal süreçlere etki demektir. Bu rastlantısal sayı üreteci, dijital bayt atmalara etki, bakteri büyümelerine etki, hücre büyümesine ve parçacıklara (foton gibi) etki olarak örneklenebilir. Bu konuda da deneyler çoktur ve günümüzdeki deneyler daha çok bu yöndedir. Schmidt deneyleri, PEAR deneyleri, rastlantısal sayı üreteç deneyleri, çift yarık deneyleri bu başlık kapsamına örneklerdir.

PK ile ilgili deneyler tarihsel olarak ve tekniklerindeki farklılıklar açısından şu şekilde sıralanabilir: Rhine (1930), Schmidt (1970), SIAC-SRI (1970), SORRAT (Society for Research on Rapport and Psychokinesis, 1970-1985) ve PEAR (Princeton Engineering Anomalies Research, 1971-2007) deneyleri.

Bu deneylerin yöntemi tamamen bilimseldir ve birçoğunun sonuçları yayınlanmıştır. Çoğu çalışmanın sonucu zihnin-niyetin etkisi yönündedir. Zar atma deneylerinde PK yaptığına dair iddiası olmayan sıradan bir kişi, zarın bir yüzünü seçer, istediği ile gelen aynı ise “isabet” kaydedilir. Normalde beklenen şans oranı her atışta %50’dır. Rhine’nin başlattığı tavla zarı atma deneylerinde 1935-1987 arası 73 yayın yapılmış ve 52 araştırmacı çalışmış, 148 deneyde, 2560 insan, 2,6 milyon zar atışı yapılmış. Tüm bu deneylerin toplam isabet oranı %51,2’dir. Beklenen orandan minik de olsa istenen yönde bir sapma olduğunu göstermektedir. Bazı şüpheci bilim insanları bu sonucu şöyle değerlendirmektedir: “Buradan anlaşılan, zarların iyi bir rastlantı üreteci olmadığı ve şans beklentisi dışına çıkıp bir yönde sapma yaptıklarıdır.” Zarların belli yüzleri ağırlık eksikliğinden (delik fazlalığından) daha çok ağır gelip bir yönde toplanmaya neden olabilir, mesela 6-5-4-3-2-1. Bu nedenle sadece 6 yüzüne dayanan test yanlış olabilir. Bunu da dikkate alan çalışmalarla zar yüzlerinin ağırlıkları bile aynı seviyeye getirilmiş ancak yine de niyetin etkisi yönünde sapma tespit edilmiştir.

Mekanik tavla zarlarının iyi rastlantı üretememesi iddiası ve gelişen teknoloji nedeniyle elektronik zarlar ortaya çıktı. Elektronik zar atmalar mekanik zar ve para atmanın modern halidir. Zaman içerisinde farklı yöntemler kullanılmışsa da genelde rastlantısal sayı üreteçleri (Random Number Generator, RNG) kullanılır. İki tür rastlantısal sayı üreteci kullanılmaktadır: gerçek hardware tabanlı ve yalancı rastlantısal denen software tabanlı sayı üreteçleri. Hardware olanlar fiziksel kuantum işlemcilerdir. Araneus Ales-1 RNG gibi hardwareler kullanılır. Son rastlantısal sayılar (1 ve 0) radyoaktif parçalanma veya diyot gürültüsünden elde edilir. Sonraki sayılar kuantum olasılıklarına göre tamamen rastlantısaldır. Software olanlarda belli bilgisayar program algoritmaları kullanılır. Bunların başlangıçtaki belli olan kuralları sonucunda rastlantısal bir sayı 1-0 şeklinde üretilir. Başlangıçtaki kuralları belli olduğundan tam rastlantısal oldukları kabul edilmez. Önceden verilen bir matematiksel algoritmaya göre sonraki sayılar öncüllerden oluşturulur. Aslında denklemi bilen sonucu bilebilir. Ancak elbette deneye katılan ve bilgisayar programından haberdar olmayan kişinin sonucu bilmesi beklenmez. Bu nedenle de olsa gerçek rastlantısal kabul edilmezler. Eğer PK gibi bir olaya inanılıyorsa (araştırılıyorsa) duyular dışı algı ve zamanda geriye doğru algı (retrokognisyon) durumuna da inanmak gerektiğinden, kişi zamanda geçmiş bilgiye ulaşıp sonraki sayıları algılayabilir. Yani PK niyetsel etki ile değil de duyular dışı algı ile öncülleri veya sonucu önceden bilebilir.

Bilgisayar programı kullanılarak yapılan software tabanlı sayı üreteçleri başlangıcı algoritmik olduğundan denek önceden gelecek sayıyı bilebilir, çünkü sonuçta çıkacak sayı önsel olarak algoritma içinde saklıdır. Diğer bir ifade ile bilgisayar bir veriden başladığından, gelecekteki tüm sayılar aslında bir şekilde önceden bellidir (0-1). Bu bilgi denek tarafından gerçek zamanlı olarak edinilebilir. Bu durumda PK etkisi şüpheli hale gelebilir. Hardware tabanlı sayı üreteçleri için sonraki sayı oluşturulana kadar sonuç belli değildir. Bu durum duyular dışı algı ile gerçek zamanlı algılama olayını dışlar. Bu durumda denek gelecek durumu algılamaktan ziyade onu oluşturuyordur ve gerçek PK etkisi olarak kabul edilebilir. Rastlantısal sayı üreteçleri ele alındığında 1959-1987 arası, 68 farklı araştırmacıdan 597 deneysel ve 235 kontrol üzerine yapılan 832 araştırma yapılmış. Bu çalışmalar bir arada ele alındığında ortalama etki (%52) tespit edilmiş ve şans düzeyi olan %50 üzerinde bir etkidir. Bu gibi sonucun şans eseri oluşma olasılığı 1012’de 1’dır.

Princeton Mühendislik Anomalileri Araştırma laboratuvarı (PEAR) 1979’da mühendis Robert Jahn ve psikolog Brenda Dunne tarafından kuruldu. Amaç zihinsel etki ile uçak kullanmaktı! Şubat 2007’de kapanana kadar, rastlantısal makineleri kullanarak, olasılıklar üzerinde zihnin yönlendirici etkisini araştırmak için, 28 yılda milyonlarca deneme yaptılar. Başlangıçta zarlar, sarkaçlar, sallanan bilyeler, su fıskiyeleri gibi kaba mekanik sistemler üzerinde etki araştırıldı. Daha sonra mühendislik yöntemleri gelişince, rastlantısal sayı üreteçleri ve elektronik sistemler üzerinde niyetin etkisi araştırıldı. 28 yılın sonunda tespit edilen sonuç zihinsel niyetle elektrik lambalarının düğmelerini uzaktan açmak değil “rastlantısal süreçleri niyet ederek istenilen yönde belli oranda saptırmanın” mümkün olduğuydu. Buna ek olarak, “28 yılda istediğimiz her şeyi tekrar tekrar yaptık ve aynı şeyleri tekrarlamanın anlamı yok” kanısına vardılar. PK’nin bir öğrenme şeklinin olmadığı, sıradan kişilerin de PK etkisi gösterebileceği, bilincin çevre ile etkileşime girerek bir sisteme yeni bir düzen verebileceği, grup bilincinin bu etkiyi daha iyi oluşturduğu ve de bilinçsiz bir etkinin de olabileceği sonucuna vardılar. 2007 yılında bu laboratuvar kapandığında, meşhur Nature bilim dergisi “yanlış sorular soran bir laboratuvar kapandı” diye küçük bir haber yaptı. Oysa ne yanlış sorular sormuştu ne de yanlış sonuçlara ulaşmıştı. Bilim dergisinin “yanlış soru” diye bir cümle kurması bile tuhaftır. Bilim her soruyu sormalıdır çünkü.

Bilinç/niyet ya da gözlemcinin kuantum fiziğindeki dalga fonksiyonu üzerine etkisini deneysel olarak araştıran yakın zamanlı dört çalışma yapılmıştır. Bunların ilk ikisi York ve Princeton üniversitesinde yapıldı ve çift yarık deneyi üzerinde sıradan kişilerin niyetinin etkisi olup olmadığı araştırıldı. Üçüncüsünde kapalı çift yarık sistemi içeren Michelson interferometresi üzerinde, meditasyon yapmış kişilerin (bu kelime bazı katı hal fizikçilerini rahatsız edebilir, ancak basitçe “dikkati yoğunlaştırma ve dikkat verme yeteneği fazla olan kişiler” düşünülmelidir) etkisi araştırıldı. Yakın zamanlı son araştırma ise çift yarık deneyindeki girişim üzerinde meditasyon yapanların etkisi araştırıldı. York Üniversitesi sonucuna göre bilincin/niyetin etkisiyle HeNe Laser girişimi üzerinde sıradan kişilerin istenilen yönde istatistiksel anlamlı etkisi çıkmasa da, istenilen etki yönünde sapma eğilimleri tespit edildi. Princeton deneyinde ise tahmin edilen ve istenilen yönde orta derecede istatistiksel anlamlı sapma sağlandı. Michelson interferometresi kullanılan bu deneyde meditasyon yapan kişilerin çok anlamlı istatistiksel etkisi (p=9,4x10-6) tespit edilirken, kontrol grubunda aynı etki görülmedi. En son 2013’de yayınlanan Radin’in çalışmasında ise, 2 metre uzakta oturan katılımcılardan dikkatlerini HeNe Laser’in kullanıldığı çift yarık sistemine vermeleri ve uzaklaştırmaları istendi. Deney, sıkı koşullar altında elektromanyetik etkileşimden ve diğer gürültülerden korumalı şartlarda yapıldı. Sıcaklığın, işitsel geri beslemenin, meditasyon yapmış olmanın etkileri araştırıldı. Dikkati girişim ölçere verme ile uzaklaştırma, katılımcıların meditasyon yapmış olması ve yapmaması, Dünyanın global jeomanyetik alan gücü (GMF-ap indeks) ile ilişkisi de analiz edildi. Buna göre dikkati deney düzeneğine yönlendirme, önceden meditasyon yapmış olma ve dünyanın global manyetik alanında düşme ile girişim ölçeri istenilen yönde saptırma anlamlı olarak ilişkili bulundu. Ancak diğer birçok çalışma gibi “katı fizik” topluluğunda tartışılmaya bile gerek duyulmadı.  Anlaşılan odur ki, bu yeni bilgileri anlayabilecek ve anlatabilecek şekilde, bilimsel değerler dizisi değişimine şiddetle ihtiyacımız var gibi görünmektedir.

 

 

Diğer Deneylerin Ayrıntıları

Rhine Deneyleri

Joseph B. Rhine (1930), Duke Üniversitesi’nde bir dizi deneysel araştırma başlattı. PK deneyini planlarken niyet/irade gücüyle istemli olarak, rastlantısal atılan bir zar üzerine etki edilip edilemeyeceğini denemek istedi. Deneylerinde bir dizi zar, eğik bir düzleme olası hileleri (zar tutma) engellemek için otomatik fırlatma aletiyle fırlatılıyordu. Gönüllü çalışmaya katılan – yeteneği olduğunu iddia etmeyen – sıradan kişiler PK etkisi oluşturmaya çalışıyordu. Seçtiği bir zar yüzünün gelmesini niyetle sağlamaya çalışıyorlardı. Kendi isteğini kullanarak, daha önceden belirlenmiş bir zar yüzeyinin üste gelmesi için etki etmesi söyleniyordu. Amaç zarı etkileyerek, genel ortalamanın dışına taşan bir zar tutturmaktı.

Uzun yıllar bu metotla çalışan Rhine, 1934-1942 arasında yaptığı PK deneyleri çalışmaları sonucunda şöyle yazmıştır: “Demek ki ruh, maddeyi etkileyebilen bir güce sahiptir... Maddeye istatistikî yönden ölçebileceğimiz bir etki yapabilmektedir. PK, fiziksel ortamda, fiziğin tanıdığı hiçbir etkenle, hiçbir enerjiyle açıklanamayacak sonuçlara yol açmaktadır.” Yaptığı araştırmaların sonucu çokça eleştirilse de bu alanda ilk akıllıca yapılan deneysel metodu başlatan kişi olmuştur. Ancak Rhine deneyleri PK tarihindeki ilk bilimsel çıkış olmuştur ve önemi büyüktür. Rhine deneylerinin toplu sonuçları bir arada değerlendirilip yayınlanmıştır ve şans faktörünün üzerine taşan niyet etkisi ortaya konmuştur.

Schmidt Makineleri ve Deneyleri

Fizikçi Helmut Schmidt’in geliştirdiği PK deney aygıtları günümüzdeki en önemli deney aygıtlarıdır ve adına atfen “Schmidt Makineleri” olarak anılırlar. Rhine deneylerinde kullanılan rastlantı üreteci olan mekanik tavla zarı yerine radyoaktif elementlerin parçalanma mekanizmalarındaki rastlantılardan yararlanarak aletler geliştirdi.

Radyoaktif parçalanmalar, kuantum fiziği açısından tam olarak rastlantısaldır. Kripton-85 gibi bir radyoaktif atom bozunuma uğrayarak, kararlı ama radyoaktif olmayan rubidyuma döner. Bu esnada elektron fırlatarak beta ve gamma ışınları çıkarır. Bu olay tamamen doğal ve kuantum fiziksel açıdan rastlantısaldır. Radyoaktivite, doğanın kendi zarı gibi çalışır. Bir bozunum olduğunda, sonraki bozunumun ne zaman olacağı hesaplamalar ile bilinemez. Ortaya çıkan gamma ışını, temelde bir foton olmasına rağmen TV’nin yaydığı fotona göre çok fazla enerji içerir (10 bin eV’a karşılık 687 bin eV). Bu ışınlar olasılık hesapları dâhilinde ortaya çıkar ve kuantum tünelleme ile atomdan ayrılırlar. Bir atomun bu şekilde parçalanması çok kısa bir süre alabileceği gibi çok uzun yıllar içinde de olabilir. Sodyum-35 için milisaniye ölçülerinde olmasına karşın, iridyum-115 için milyarlarca yıldır. Kripton-85 içinse 10,7 yıldır.

Diğer önemli bir özellik de, radyoaktif bir maddenin tamamen kendi başına (kuantum olasılık prensiplerine göre) davranması ve hiçbir dış etkiye açık olmamasıdır. Parçalanma; sıcaklık, basınç, ışık, elektromanyetik dalga, ya da akla gelebilecek diğer dış etkilerle hiçbir şekilde değişmez. Schmidt’e göre, eğer PK etkisi ile saf rastlantısal süreç olan radyoaktif parçalanma üzerine etki oluşturulabilirse, bu kesin olarak PK varlığını ortaya koyar. Düşüncesi hakikaten müthişti ve fizikçi olarak kendisinden beklenen de bu olmalıydı.

Bu fikirden yola çıkarak kendi deney düzeneklerini yarattı. Schmidt deney düzeneği, Geiger-Müller sayacına bağlantılı olan radyoaktif stronsiyum-90 içeren bir düzenekten oluşur. Geiger-Müller sayacı, radyoaktif parçalanma ile ortaya çıkan enerjisi yüksek ışınları yakalayarak elektrik sinyaline çevirir. Bunu da ses veya ışık veren başka bir kaynağa bağlayarak görünür hale getirdi. Kendi düzeneğinde sinyali radyoaktif “0-bozunum yok” ve “1-bozunum var” şeklinde lamba yanması veya yanmaması şeklinde kişinin gözüyle görebileceği hale getirdi. Lambaları da bir halka gibi sıralayarak, niyetlenen kişiye lambaları bir yönde yakmaya çaba sarf etmesi söylendi. Bu şekilde lambalarda yanıp sönen ışık bir çeşit “rastlantı yürüyüşü” yapar. “0”da ışık bir önceki lambanın gerisindeki ışığı yakarken, “1”de bir sonraki lambayı yakarak, saat yönünde ışıklarda yanma hareketi oluşur. Deneklerin gözüyle sonuçları görmesi ve önceden belirlenmiş bir yöne doğru lambaları yakmayı düşünmeleri istenir. Bu şekildeki düzenekte, PK etkisi oluşturmaya çalışan kişi lambaları saat yönünde ya da tersi yönde yakmaya çalışır. Ancak asıl amaç, lamba yanmalarını ileri veya geri hareket ettiren stronsiyum-90’nın deney ve niyet süresinde parçalanıp parçalanmamasına etki etmektir. Sonuçta her denek oturumunda bir sonuç elde edilir. Niyetlenen denek verileri ile deneklerin yokluğunda kaydedilen veriler karşılaştırılır. Eğer ikisi arasında farklılık varsa, bu durum, istatistiki anlamda deneğin etki ettiği ya da açık ifade ile PK oluşturduğu anlamına gelir. Yıllarca kullandığı bu düzeneklerle birçok çalışma yaptı ve bunları bilim insanlarına sundu.

Schmidt’in deneylerinin sonucunda, kendinde psikokinetik bir güç olmadığını düşünen deneklerin, çok çarpıcı bir şekilde negatif etki oluşturdukları (isabet sayısında artma), PK yeteneği olduğunu düşünen kişilerin ise belirgin pozitif sapma (isabet sayısında artma) oluşturduğunu tespit etti. Temelde bakıldığında her iki durum da PK etkisiydi. Niyetle istenen yöne ışıkların yanmasını sağlama, “ben beceremem” deyip de ters yönde ışıkların yanmasını sağlama! Bu deneylerde çok sıra dışı kişiler de ortaya çıktı ancak, birçok kişi de deneylerde başarısız olmuştur. Belirli denekler, sonuçları, ışıkların yanma hareketini istedikleri yönde sağlayarak, ‘şans’ olarak nitelendirilemeyecek kadar belirgin şekilde etkilemişlerdir.

Daha sonraki yıllarda (1976) Schmidt, “önceden kaydedilmiş hedefler” dediği bir yöntem kullandı. Bu deneyler PK açısından geliştirilmiş en zeki deneyler olarak kabul edilebilirler. Deneyde ilke olarak, gözlemciye deney düzeneğinin göstergesinden bir rastlantı akışı gösterilir. Bu rastlantılar zinciri, hem denek hem de deneyi yapan kişinin bilgisi olmadan (çift-kör deney denilen şey budur), deneye katılmayan kişiler tarafından bir rastlantı üreteci tarafından üretilerek önceden kaydedilmişlerdir. Bu deneyler sonucunda, şaşkınlık verecek düzeyde PK etkisi ortaya çıkmıştır! Böyle bir etkinin deneycinin niyetlenmesinden önce kaydedilmiş rastlantı dizisi üzerinde olması beklenmedik bir bulgudur. Akla aykırı bu deney koşullarına karşı, psi etkisi önceden kaydedilmiş hedef veriler üzerinde de ortaya çıkmıştı. Bu, zamana göre geriye doğru bir PK olup olmadığı sorusunu da beraberinde getirmiştir. Ya da başka bir yanıt arayacak olursak, sezgisel olarak ve zamanda geçmişe bakış (retrokognisyon) yoluyla, önceden kaydedilmiş verilere, deneye katılan denek kişiler ulaşmış olabilirler. Bu da deneylerde yanlışlıkla niyetin etkisi olarak görünmüş olabilir.

 

Princeton Mühendislik Anomalileri Araştırma Deneyleri (PEAR, 1979-2007)

Princeton Üniversitesi’nde fizikçi Robert Jahn ve Brenda Dunne denetiminde, Helmut Schmidt’in radyoaktif rastlantı üretecinden farklı oluşturulmuş bir “rastlantı üreteci” kullandılar. Bu deneylerde, “gelişigüzel sayı oluşturma” testleri yapılmıştır. 28 yılda çok çeşitli yöntemler kullandılar ve mekanik yöntemlerle başlayıp son dönemlerde kuantum rastlantısal sayı üreteçleri ile araştırma yaptılar.

Denek kişiler, rastlantı üreticiyi önce “+” yönde, sonra da “-” yönde saptırmaya çalışmışlardır. Ayrıca kontrol denekleri de kullanılarak, bu deneklerden rastlantı üreticiye etki etmemeleri istenmiştir. Bu deneyde de anlamlı bir PK etkisi ortaya çıkmıştır. Etki normallere göre çok küçük bir etki olarak görülmektedir ve “toplam etki” denilen, hem “+” yönde hem de “-” yönde olan sapmaların toplanmasıdır. Kontrol olarak kullanılan ve rastlantı üreteciye hiçbir etki etmemeleri istenen denekler ise ne “+” ne de “-” yönde bir sapma oluşturmamışlardır. 

Sonuçta, hem sadece seçilen denekler, hem de kullanılan tüm denekler birleştirilip ortalama sonuç alındığında, şans düzeyinin çok üstünde olan sonuçlar elde ederek, Schmidt deneyleri ile zihnin veya niyetin olasılık içeren süreçlere üzerinde istenilen yönde sapma yapabildiği doğrulamışlardır. Deneylerin sonunda elde edilen bir bilgi de, üstün derecede PK yeteneği olduğu düşünülen birkaç kişinin, olasılık içeren süreçlere daha göze çarpan etki ettikleridir.

 

Uzaktan Niyetle İyileştirme Çalışmaları

Son yıllarda alternatif tedavi yöntemleri arasında sayılmaya başlanan “uzaktan iyileştirme” bir çeşit uzaktan etkileme yöntemidir. Uzaktan iyileştirme, “bilinçli olarak bir kişi tarafından, başka bir kişinin fiziksel veya duygusal iyilik halinin sağlanması için yapılan girişim” olarak tanımlanır. Uzaktan iyileştirme durumlarında “duacı” denen birisi kullanılır. Duacı bazen hastanın resmine bakarak, bazen de yoğun bakımda uzaktan hastayı görerek iyileşmesi yönünde iyi dileklerde bulunur. Dua eder.  Bu çalışmalar insanlar üzerinde sıklıkla yapılmıştır. Hayvanlarda deneysel olarak oluşturulan yaralar üzerine çalışılmış, kan ve bitki gibi başka biyolojik yapılar üzerine de araştırmalar yapılmıştır.

Uzaktan iyileştirmenin etkisini ortaya koymak için yapılan araştırmaların tüm şekilleri ileri derecede tartışmalıdır. Bu eleştiriler içerisinde ‘plasebo etkisi’ en iyi eleştiri; ‘sahtecilik ve uydurma’ en kötü olanıdır. Yapılan uzaktan iyileştirme çalışmaları 100’den fazla olmasına karşın, randomize-plasebo (veya hastanın kör olduğu) kontrollü ve hakemli dergilerde yayımlanan, deneyselden ziyade insanları kapsayan klinik çalışmaların sayısı çok azdır. Kaliteli çalışmaların gözden geçirildiği bir makalede uzaktan iyileştirmenin etkisi değerlendirilmiş ve ilginç sonuçlara ulaşılmıştır.

Uzaktan iyileştirme etkisi insanın dua etmeye başladığı dönemden bu yana bilinse de bilimsel makalelerin yayınlanması 1965’lerde başlar. 1965 yılında psikolojik ve romatizma hastalığı olan 48 hastaya 6 ay boyunca her gün 15 saat dua edilmiş. Sonunda hastalara bir yararı olup olmadığına bakılmış. Belirgin bir yarar tespit edilememiş. Bu hayal kırıklığı yaratan araştırmadan bir yıl sonra da lösemili 18 çocuk için 15 ay boyunca dua edilmiş. Dua edilen grupta daha az ölüm olmasına karşın bilim adamlarının çok sevdiği istatistiksel değerlendirmede anlamlı sonuç tespit edilemedi. Epey uzun bir aradan sonra 1988 yılında kalp krizi nedeniyle hastaneye yatan 393 hastaya, taburcu edilene kadar 3-7 kez dua edildi. Dua edilen grupta daha az solunum cihazı, idrar söktürücü ilaç ve antibiyotik gereksinimi duyuldu. Daha sonraki önemli bir çalışma 1998 yılında yapıldı ve ağır AIDS hastası olan 40 hasta için 10 hafta boyunca dua edildi. İlginç olarak bu hasta grubunda, 6. ayda çok olumlu etkiler ölçüldü: daha az iltihap yaşadılar, doktorlarını daha az sorunlarla daha az ziyaret ettiler, daha az hastaneye yattılar, duygu durumsal olarak çok daha iyi hissettiler.

 
Çalışmacı Yöntem ve sayı Sonuç
Joyce-Welldon (1965) Psikolojik veya romatizmal hastalığı olan 48 hastaya, 6 ay boyunca, her gün 15 saat dua edildi. Belirgin etki yok
Collipp (1969) Lösemili 18 çocuk için 15 ay boyunca günlük dua edildi. Dua edilen grupta daha az ölüm oranı. Ancak, istatistiki anlamlı etki yok
Byrd (1988) Kalp krizi nedeni ile hastaneye yatan 393 hasta çalışmaya alındı. Hastaneden taburcu edilene kadar, hasta başına 3-7 kez dua yapıldı. Dua edilen grupta daha az solunum cihazı desteği, antibiyotik ihtiyacı veya daha az idrar söktürücü ilaç ihtiyacı
Sicher (1998) İleri AIDS hastalığı olan 40 hasta için 10 hafta boyunca dua edildi.  6 ay sonra daha az enfeksiyon, doktor ziyareti, daha az hastaneye yatma, yatanlarda ise daha kısa hastanede kalma süresi, duygu durumunda daha belirgin iyi hissetme.
Walker (1997) Alkol bağımlılığı nedeni ile tedavi edilen 40 hasta için, 6 ay süre ile dua edildi. Belirgin etki yok
Harris (1999) Kalp krizi geçiren ve yoğun bakımda yatan 999 hasta için, 28 gün boyunca dua edildi. Belirgin yarar var, ancak hastanede kalma süresi değişmedi.
Harkness (2000) Deri yaralanması olan 84 hasta, plasebo ve tedavi grubuna ayrıldı. Altı hafta süre ile 10 deneyimli iyileştirici plasebo grubu dışındakilere dua etti. Belirgin bir etki yok
Ebneter (2002) 14 diyabet hastası için, deneyimli beş kişi tarafından, 4 ardışık hafta dua edildi. Dua döneminde kanda fruktozamin seviyelerinde düşme, dua sonrası yükselme ve kısmen daha iyi kan şekeri kontrolü

Bunlara ek olarak başka çalışmalar da yapıldı ve her hasta grubunda olumlu sonuçlar elde edilemedi. Uzaktan niyetle veya dua ederek iyileştirme çalışmalarından çıkan genel sonuçlar şunlardır:

1. Duanın ve iyi niyet göndermenin kısmen olumlu etkileri her çalışmada olmasa da vardır,

2. Genellikle, pozitif (olumlu) dua etkisi bulunan çalışmaların yayımlanmasına doğal bir eğilim vardır,

3. Yapılan bilimsel çalışmalar; plasebo (ilaç yerine şeker verilen) kontrollü-randomize olarak gruplandığında ve çalışmalar kalitelerine göre değerlendirildiğinde, daha kaliteli ve planlı çalışmalarda, tedavi edici etkinin daha az olduğu görülmektedir. Dolayısı ile 

Konuyla ilgili ayrıntılı olarak bu siteye başvurulabilir:

http://www.remoteviewed.com/backgound-to-the-cia-star-gate-files/

https://en.wikipedia.org/wiki/Stargate_Project