Neden akademik eğitim gereklidir? Yazdır

Bilim dediğimiz kavram, doğadan elde edilen bilginin sistematik hale getirilmesidir. Doğanın başlangıçtan beri var olan kendi kuralları vardır. Bu kuralların bazıları çok net ortaya konulabilirken, bazıları bizim anlayışımızı zorlamakta ve mantığımızla bile çelişmektedir. Doğayı ve işleyişini anlama çabamızın, yani bilimsel bilgi üretmemizin sonu gelmeyecektir. Muhtemelen doğanın gerçek işleyişini hiçbir zaman anlayamayacağız ve gerçeğin tahtının yamacına ancak yaklaşabileceğiz.

Doğadaki işleyişin tamamının bilindiği sanrısına kapılarak neyin bilimsel olduğunu neyin olmadığını kesin çizgilerle belirlemeye çalışmak en hafif tabir ile “komik”tir. Günümüzde gelinen noktada kuantum fiziğinin biyolojik yapılarda işleyişini görmek, bunun en açık örneğidir. Doğa işlerken bizim bilimimizin kurallarını bilmez ve hatta dikkate bile almaz. Doğa bize bazen “anomaliler” ile göz kırpar. Kuralları biz doğadan öğreniriz ama doğaya ondan öğrendiğimiz kuralları dayatamayız.

Bu kitapta öne sürülen her fikrin kendine göre eksik ya da kabul edilebilir yönleri vardır. İnancımız ne olursa olsun, teorik fikirlere destek olunmalı ve deneyle ortaya konan kanıtlar dikkate alınmalı, aynı deneysel yoldan gidilerek kanıtlar güçlendirilmelidir. Çıkan deneysel sonuçların (evrene veya deneye katılımcı olmak) mistik yaklaşımları çağrıştırması veya mistik yaklaşımları daha sağlam temellere oturtmasına bakıp, deneysel sonuçları yok saymak sorunu çözmeyecektir. Fizik kitaplarını tekrar yazmak gerekse bile bu cesareti göstermeliyiz.

Kopernik, insanın evrenin merkezinde olmadığına dair kanıtları öne sürünce, “insan seçkin olmayan sıradan varlıktır” hissi ile büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Dolayısı ile kuantum fiziğindeki “ölçüm sorununun bir parçası olarak bilinci olaya katmak, insanı tekrar ayrıcalıklı olarak evrenin merkezine yerleştirme girişiminin bir parçasıdır” şeklinde karşı çıkışlar, kendisi ile çelişir. Aksine, şu an kendisini ayrıcalıklı konum olan, “gözleyen/deney yapan” olarak evrenin geri kalanından (deney düzeneği/bizim dışımızda kalanlar) zaten ayrı tutmuş durumdadır. Bir paradoks olarak, eğer evrene katılımcı olduğumuz kanıtlanır ise ayrıcalıklı son kalemiz olan, “deney yapan/gözlemci/gözleyen” konumumuzu da kaybedeceğiz. Böyle bir kanıt, Kopernik teorisi ve Darwin’in evrim teorisinden sonra en büyük devrim olacaktır.

Kuantum fiziğindeki dolaşıklık ve yerel olmama, fizikteki ışığı kütle çekiminin bükmesi, akılları zorlayan ama deney ve gözlemlerle kanıtlanmış gerçeklerdir. Diğer yandan bilimsel fizik dergileri ve arşivlerinde deneysel dayanakları olmayan, bilim kurguya daha yakın gözüken konular hakkında yüzlerce teorik makale vardır ve halen yayınlanmaktadır. Bunlar arasında M-teorisi, D-brane, paralel evrenler, solucan delikleri, sicim teorisi, takyonlar, superluminal iletişim, her şeyin teorisi sayılabilir. Bunlar birçok fizikçi tarafından fizik biliminin kapsama alanında düşünülmekte ve en azından saldırgan bir tavırla karşı çıkılmamaktadır. Gözlemciyi ve nihayetinde bilinci deney düzeneği ile ilişkilendirmek ve ilişkisini araştırmak, fiziğin adı geçen sınır bölge araştırmalarından daha gereksiz değildir.

Diğer bir yaklaşım, kuantum fiziğinin yapısı gereği gözlemcinin/deneycinin devreye girmesine gerek duymadığı şeklindedir. Matematik semboller “durum vektörü, dalga fonksiyonu” olarak bilinir, metafizik hiç bir anlamı yoktur. Kuantum fiziğinin matematik denklemleri olasılık ölçümlerini bize verir ve olası ölçümlerle olası sonuçları hesaplar. Tüm yaptığı budur ve kalanı metafiziktir. İnsanlık bir gün ortadan kalksa bile kuantum fiziği kendi kurallarını işletmeye devam edecektir şeklindeki yaklaşım bilimsel değil, duygusal yaklaşımdır. Eğer, elimizdeki denklemler fiziksel dünyanın bir yansıması değil ise yeni denklemler aramamız gerekir. Doğadaki işleyiş bilimin kurallarına uymak zorunda değildirler. Bilim insanları doğadaki işleyişi anlamak için basite indirgenmiş, hiçbir zaman aslı-gerçeği yansıtamayacak olan bilimsel bilgiyi üretirler. Eğer doğa belli şartlar altında bu oluşturduğumuz kuralları “anormallik” gösterip çiğniyor ise onun da bilimsel ifadesini ortaya koyabilmeliyiz. Bilimsel kuralımıza, denklemimize uymuyor veya geçerli kuralı bulamıyoruz diye doğadaki potansiyel devrim taşıyabilecek bir anomaliyi “çöpe atmak” gibi bir şansımız olamaz.

Dolaylı kanıtlarla var oldukları ortaya konulan, ama kendileri doğrudan tespit edilmeyen, graviton ve nötrinoların var oldukları tartışmasız kabul edilmektedir. 200 bin denemede 2 kez tespit edilen omega minus parçacığından kimse şüphe etmemektedir. Buna karşın, parapsikolojik olgular nadir olsalar da, omega minustan çok daha sık ortaya çıkmaktadırlar. Tıpta milyonda bir gözüken vaka sunumları sürekli yapılmaktadır. İstisna özellikler gösteren vaka sunumları normalden ne kadar uç sapmalar gösterse de bilimsel bilgi olarak bunlardan yararlanılmaktadır. Kafatası içine hapsedilen bilincin veya zihnin, bazı durumlarda dışarıya sızabildiği ve uzay-zaman sınırlamalarının ilerisine uzandığı konusunda birçok vaka örnekleri vardır.

Sıradan ve sıra dışı kişilerin paranormal becerileri, illüzyonistler tarafından tekrar edilebiliyor diye o kişilere sahtekâr muamelesi yapmak haksızlıktır. Bu vaka örneklerinden birisi bile, bilincin, zihnin, kafatası dışına ya da uzay-zaman sınırlamalarının ilerisine uzandığını gösterir ise, devrimci bir bulgu olarak ele alınmalıdır. Bu örnekler geçmişte de olmuş ve günümüzde de olmaya devam etmektedir. Bu anomalileri dikkate almak ve altındaki mekanizmayı anlamaya çalışmak gerekmektedir.

Parapsikolojinin temel ilgi alanı; psi'nin var olup olmadığının ve ölümden sonra bilinç/kişilik/bellek/hafızanın devam edip etmediğinin araştırılmasıdır. Psi, temel olarak alıcı psi ve verici/etki eden psi olarak iki gruba ayrılır. Alıcı psi duyular dışı algı, zihin-zihin algısı (telepati), uzaktangörü (remote viewing), zihin-dış dünya algısı olan durugörü (clairvoyance) ve verici/etki eden psi ise, zihnin dış dünyaya/madde üzerine etkisi (psikokinezi) olarak tanımlanmaktadır. Psi olayları başka bir sınıflama ile zamansal ve mekânsal ilişkilerine göre de gruplanabilir. Zamansal boyutta, zamanda geçmişte kalan nesnenin yaşanmışlıklarına ulaştığını ima eden psikometri yeteneği sergileyen ve kayıt altına alınmış birçok yetenekli kişi vardır. Zamanda geçmişte yaşamış birinin ölümden sonra devam eden belleğine ulaşıldığını gösteren, reenkarnasyon vakaları olarak sınıflanan binlerce kayıt altına alınmış olgu vardır. Reenkarnasyon vakaları ölümden sonra tekrar doğuşu değilse bile en azından, ölen birisinin devam eden belleğinin, başka bir doğan çocuğa ulaştığını ima eder. Bu ima bile tek başına bilinen uzay-zaman algısının ötesindedir ve dikkate alınmayı gerektirir. Bilim buna inanmasa da bu vakaların bazılarında anlatılanların doğrulukları ispatlanmıştır. Bilim en azından şu soruyu sormalıdır: öldükten sonra bilincimize, belleğimize ve kişiliğimize ne oluyor? Zamanda “henüz gerçekleşmemiş geleceğin anısının” hatırlanmasını ima eden, önceden bilme olduğunu gösteren çokça vaka örnekleri ve bilimsel çalışmalar vardır. Mekânsal bakıldığında ise zihin-zihin bağlantısı (telepati) ve uzaktangörü şeklinde gruplanma yapılabilir. Bunlara ek olarak ölüme yakın deneyimler ve beden dışı deneyimler de zaman-mekân anomalisi olarak dikkate alınmalıdır.

Beynin duyular dışı algılamasına karşın, bilincin/zihnin dış dünyaya etkisi de farklı şekillerde tezahür edebilmektedir. Kaşık bükme, mekanik zarları etkileme ve rastlantısal kuantum sayı üreteçlerini etkileme şeklinde olabileceği gibi, biyolojik yapılara etki şeklinde de ortaya çıkmaktadır. Bütün bu başlıklar, ayrı ayrı ele alınmaktansa, zihnin/bilincin uzay-zaman sınırlamaları dışına taşan anomalileri olarak ele alınmalı ve hepsi büyük bir birleşik teori içerisinde incelenmelidir. Bilimin asıl amacı "Tarafgirlik ve önyargılardan uzak bir şekilde, bilimsel bir ruhla, genel kabul gören bilimsel hipotezler ışığında, açıklanamayan gerçek ve varsayımsal beşeri yetenekleri incelemek" olmalıdır.

Son 20 yıldır, özellikle bilincin madde üzerindeki etkisi ve duyular dışı algılama konularında yapılan araştırmaların sonuçlarını değerlendiren “katı” fizik/bilim çevrelerinin yaptığı yaklaşım, ya görmezlikten gelme ya da aşağılamadır. Daha iyi niyetli görünenler ise, çalışmaların yöntemlerini yanlış bulmuş, taraf tutmuş, sonuçları yanlış değerlendirmiş veya istatistiksel olarak yeterince anlamlı bulunmamışlardır. Hatta konu o kadar ileri gitmiş ki, istatistiki anlamlı %95 güven aralığındaki p-değeri sınırını, zihin-madde üzerindeki araştırmalarda değiştirme önerisi bile yapılmıştır. Kalp krizi geçirmemek için aynı p-değerine dayanarak, dünyada yılda 8 ton aspirin kullanılması kanıtla önerilirken, zihin-madde etkisi araştırmalarında aynı istatistiksel etki yetersiz bulunmaktadır. Bu bir inanç değiştirme korkusu yansımasıdır. İstatistiksel değerin aralığını daraltmak, tek tek ortaya çıkan anomali vakalarını anlamsızlaştırabilir mi? Arkadaşınız size bir keçisi olduğunu ve konuştuğunu söylüyor. Evine gidiyorsunuz ve gerçekten de keçi konuşuyor. Bu durumda, p-değeri hesaplamam lazım, başka konuşan keçiler olmadan inanmam der misiniz? Yoksa “evet, domuzların beyninde de konuşabilme potansiyeli var” deyip, altındaki biyolojik temeli ve hangi değişkenlerin konuşmayı sağladığını mı anlamak istersiniz?

Yine parapsikoloji başlığı altındaki araştırmalar, önde gelen ve etkileri olabilecek bilimsel dergilerde yayınlanmamaktalar. Önyargı ile görünmez bir gizli sansür uygulanmaktadır. Araştırma için mali destek verilememekte ve bu konuyla uğraşan kişilere “delilik sınırında/anormal kişi” olarak bakılmaktadır. Oysa delilik ile dâhilik arasında ince bir çizgi olduğu, her yaratıcı bilim insanının ve bilim tarihi okuyan kişilerin bildiği bir şeydir. Sonuçta bilim, kurallar dâhilinde sistematik bir bilgi üretmek ise, konuyla uğraşan araştırmacılar da bunu yapmaktadırlar. Kişisel inancımız ne olursa olsun, kanıtlar ve bilgi, en derin inançlarımızla çatışsa bile, cesaret göstermeliyiz ve doğrunun peşinden gitmeliyiz.

Kuantum fiziği ya da mekaniğinin bir asırlık öyküsü, sosyal hayata, sanata, ekonomiye, dinsel inançlara ve dinsel inançları algılamada farklılığa neden oldu. Bu etki ile evrene artık ayrılamaz ve bölünemez bir bütün olarak bakmaya başladık. Kuantum katı hal fiziği ile uğraşan bilim adamlarının sosyal etkiyi görmezden gelmeleri yanlıştır ve laboratuvar penceresinden dışarı bakıp sosyal yaşama da göz atmaları gerekir. Yoksa bu toplumsal etkileri “saçmalık, uydurma, bilimsel değil, kandırmaca, para tuzağı” gibi isimlendirmeler anlam ifade etmeyecektir. Bir şekilde, eğer bilinçli gözlemci ve niyet, kuantum ölçüm olayında etki ediyor ise, elimizdeki denklemlerin çoğunu değiştirmemiz gerekecektir. Buna cesaretimiz olmalıdır. Günümüzde, kuantum fiziğinin sosyal hayata yansımasına karşı çıkan “katı (hal) fizikçileri”, daha önceki klasik fiziğin sosyal yaşama ve hatta kendi düşünce sistemlerine etkilerini dikkate almalıdırlar.

Eski Yunan döneminden Ortaçağa kadar, yaklaşık 16 yüzyıl, matematiğin fizikten üstün bir bilim dalı olduğu düşünülmüştü. Fizik, geçmişte matematiğin aldığı olumsuz tavrı, günümüzde kuantum beyin/zihin/bilinç araştırmalarına karşı takınmaktadır. Oysa güçler birleşince, her ikisinin de kazanacağı çok şey olacaktır ve güçler birleştirilmelidir. Zaman her şeyin doğrusunu seçip öne çıkaracaktır. O zamana kadar üretilen her bilgiye saygıyla, merakla ve ilgi ile bakılmalıdır. O bilginin üretimine de aktif olarak hem eğitimsel hem de araştırmacılar olarak katılmak gerekir.