Siteye Giriş-Kayıt

Hesabınız ile giriş yapın veya kayıt olarak şifre edinin.



Ayın Evreleri

İstatistikler

Üye Sayımız : 11262
Makale sayısı : 275
Web Bağlantıları : 51
İçerik Tıklama : 1394338

Select Language

Designed by:
Durugörü ve Uzaktangörü Kitap Önerileri e-Posta
 

Ölüm… ve Sözlük, 376 Sayfa

29 Şubat 2016 Basım Tarihi

Tuti Kitap 

Olumsozluk

Ölüm hakkında düşünmek ve hatta bir kitap yazmak bile farklı bir duygu yaratıyor. Kelime birçok okuyucuya soğuk, uzak durulması ve kaybı, huzursuzluk verici kelime olarak gelebilmektedir. Bazı kişiler kelimeyi bile ağzına almaktan çekinmektedir. Ölüm meleği Azrail çağrılabilir diye.

Uzun zamandır yayınevi editörümüz ile karşılıklı görüşme sonrası, farklı konularda, kafa karışıklıklarını giderici kitaplar serisi yazmayı planlamıştık. Ölüm hakkında bir kitap yazma düşüncem epey zamandır olmasına rağmen bunu ilk sıraya almak beklenmedik bir şeydi. Genelde bütün anlatılar doğum-yaşam ve en son ölüm olarak çizgisel şekilde ele alındığından ben de böyle bir sıralama düşünmemiştim.

Kitap sıralamasını bir yana bırakıp ölüm konusunda yazmanın daha önemli olduğu fikri birden belirdi. Bu konuyu yazmak için daha yoğun bilgi birikimin olduğunu ve diğer hazırlayacağım kitapların aksine daha çok ilgi çekeceğini tahmin ettim. Ancak üzerinde ölüm yazan bir kitabın ne kadar satacağı da ayrı bir tartışma konusudur. İlgiye ek olarak da acil bir ihtiyaç listesinde ilk sıralarda yer alabileceği de önemli bir gerekçe olarak geldi bana. Çünkü bu ülkede her gün binlerce insan ölüyor ve yakınları ölümlerine şahit oluyor. Birçok kronik ve ağır hasta da ölümünü bekliyor ve yakınları da onlarla beklemede. Ya da beklenmedik ani ölümlerle yüz yüze gelebilmekteyiz. O zaman ölüm konu itibariyle önceden yazılabilir bir kitap olarak içime serinin ilk kitabı olarak hazırlandı.

Ölüm çünkü ölümlüler ve ölmekte olanlar için acil bir durumdur! Hatta ölümün olduğu bir dünyada, hiçbir şey ölüm kadar ciddi ve dikkate değer değildir. Nihai zafer ölümün olduğuna göre önceliği onu anlamaya vermek gerekir.

Ölüm hakkında insanoğlunun ilk düşünüşü ne zamandır? Bunu bilmek zor ancak evrimin uzun tarihine bakıldığında bazı ipuçları yakalanabilmektedir.  Evrim soy ağacında akrabalarımızdan olan H. neanderthalensis 350 bin yıl önce dünyada ortaya çıkar ve 30 bin yıl öncesine kadar da varlıkları devam etmiştir. Beyinleri bizim şimdiki halimizden epey büyük olmasına rağmen evrim – organların büyüklük değil her zaman işlevin önemini bir kez daha doğruluyor bu veri– ağacında yaşamda kalmayı beceremeyen ve teknik ilerleme yapamayan bu insansıların ölüm konusunda sanki düşündükleri anlaşılmaktadır. Belki de buzul çağı insanları olmalarından, yaşam onlar için zordu ve ortalama 40 yaşlarında ölüyorlardı. Büyük beyinli olmalarına rağmen soğuktan korunmak için geliştirdikleri giysileri yoktu. Neanderthallerin ölülerini dini ayinler ve çiçek süslemeleriyle mezara gömdükleri öne sürülmüşse de, sonradan bulunan verilerin o kadar da kesin yorumlanamayacağı, bulunan çiçek polenlerinin rüzgârla oraya taşınmış olabileceği ya da kazıda çalışan işçilerin botlarından oraya gelmiş olabileceği öne sürülmüştür. Buradaki öykü ne olur ise olsun, düşünebilen bir insansının ava gittiği arkadaşının av sırasında ölmesi veya sevişip çocuk sahibi olduğu eşinin bir anda ölmesi durumlarında muhtemelen, ay ışığının aydınlattığı su kenarlarındaki mağaralarında “canlı olan, koşan ve avlanan kişi nereye gitti?” şeklinde bir sorgulaması yıldızlara bakarak olmuştur. Çünkü daha dün şurada onunla avlanıyor ve çocuklarına bakıyordu. O zaman ona ne olmuştu da hareket edemiyor, konuşamıyor ve tepki vermiyordu. Dolayısı ile ölüm algısının evrim sahnesinde yeni değil, insansıların kendini başkası yerine koymaya başladığı, suda kendi yansımasını gördüğü ya da rüyalarını hatırlamaya başladığı zamanlarda ortaya çıkması çok muhtemeldir. Ama “kesin ne zaman?” şeklindeki bir sorunun yanıtını alabileceğiniz birisi yoktur.

Daha sonraki dönemlerde gruplar halinde yaşama ile sosyalleşme artınca artık ölüm yaşamın bir parçası olarak hem mitolojilere hem de yazılı belgelere geçmeye başladı. Ölüm hakkındaki ilk yazılı belgeleri bundan 3500 yıl önce Nil’in kıyısında yaşamış Mısır toplumunda görmeye başlarız ve ardından Sümer, Asur, Hitit ve diğer tüm toplumlarda değişik şekillerde konu edinilir oldu.

Diğer yandan da ölüm ve ölümden sonra kavramı ayrılamaz bir soru birlikteliği oluşturmaktadır ve soru işaretleri sırt sırta dayanmış gözükmektedir. Ölümün bahsedildiği yerde ölüm ve can verme ile başlayan bir öte âlem tartışması da başını alıp gitmektedir.

Tek Tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ile ölüm ötesinin vaat edilen yaşam olmasından dolayı da uzun zamandır teolojinin en önemli kısımlarından biri halini ölüm ve sonrası aldı. Sadece teolojinin değil felsefenin doğumu ile beraber en uzun ve önemli tartışma konularından biri haline geldi. Bazı felsefecilerce “hayata ait bir şey olmadığı için” felsefenin konusu olmayacağı öne sürüldüyse de, felsefenin zihin-beyin, ruh-beden tartışmalarından kaynaklanan önemli ve hatta esaslı konularından birisi olmuştur. Yüzyıllarca zihin-beyin ve ruh-beden tartışmaları devam etti ve halen de devam etmektedir. Felsefenin esas yanıtı aradığı soru zihin-beyin bağlantısının nasıl sağlandığı, maddesel et beyinden ayrı bir zihnin olup olmadığı olsa da, sonuçta maddi bedenden ayrı var olan bir yapı (zihin, bilinç veya ruh adı ne olur ise olsun) var ise ölümle bunu ne olacağı sorusu da ardından gelmektedir.

Ölümden sonra yaşam sadece dinlerin değil ruhçuluğun yani spiritüalizmin de ilgi alanı olmuştur ve bu ilgi modern parapsikolojinin doğmasına neden olmuştur. Batıda 1800’lerde başlayan bu akım ülkemizde epey geç 1950’lerde kıvamına ulaşmaya başladıysa da öte âlem ve ölüm kavramı spiritüalizmin esas ilgi alanı olarak kalmaya devam etti. Yanıtını aradıkları – öte âlemde nasıl bir devamlılık var – her ne kadar doğrudan ölümün ne olduğunu incelemek olmasa da konuyla ilgilenen sınırlı sayıdaki insan için ölüm konusuna daha ılımlı yaklaşılmasını sağladı. Medyumlarla ölenlerin ruhlarından bilgi almak ve öte tarafın düzenini anlamaya kendini adamış birçok profesyonel ortaya çıktı. Bunlar içerisinde azımsanmayacak bilimsel bilgi okullarında yetişmiş ve hatta Nobel Ödülü almış kişiler de vardı. Ölüm anı deneyimleri ve ölümler sırasında gerçekleşen sıra dışı olaylar kayıt altına alındı. Bir araya getirilerek bir çerçeveye ve kalıba oturtulmaya çalışıldı.

Ölüm uzun zaman batı felsefeciler tarafından umursanmamış ve metafiziğe yakın, öznel bir durum olduğu düşünülerek üzerinde düşünülmemiş ve sistematik incelenmemiştir. Hatta meşhur Wittgenstein, Tractus’unda “ölüm bir yaşam olayı değildir” diyerek üzerinde anlamlı konuşulamayacağını öne sürmüştür. Mesela Spinoza, Etika’sında “özgür kimse ölümü aklına getirmez, hayat üzerine tefekkür eder” der. Bu deyiş aynı zamanda bir kaçıştır da. Diğer yandan bazıları için de ölüm felsefenin gerçek ilham perisidir ve daha çok ölüm kaygısı, ölümün ne olduğu ve insan ölümü nasıl öğrenir gibi kavramlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Diğer yandan tersine, August Comte “tek bir felsefi gerçek varsa, o da ölümdür” demiştir. Sokrates felsefeyi “ölüme hazırlık” olarak kabul etmiştir. Ona göre ölüm olmasaydı felsefe yapmak kolay kolay mümkün olmazdı. Voltaire ise ebedi hayatın ne olduğunu bilmediğimizi söylerken şimdiki hayatın ise berbat bir şaka olduğunu söyler. İnsan türünün de ölüme farkındalığı olan ve gün gelince öleceğini bilen tek tür olduğuna dikkat çeker. Tirasaymakos ise Philalethes konuşmasında çok dikkate değer vurgu yapar: “Bireyselliğim devam etmediği takdirde, sizin ölümsüzlük diye geveleyip durduğunuz şeye metalik bile vermem” der. Haklıdır da bugünkü anlamda bireysellik kişilik, yaşanmışlık belleğimiz ve kendimize olan farkındalık bilincimiz demektir. Bunun olmadığı öte âlem çok istenir olmasa gerek.

Daha yakın zamanlarda ölüm konusu, organ nakillerinin gelişmesi ve ölen insanlardan organ alınması talebinden dolayı tıbbın da ilgilendiği bir alan haline geldi. Çünkü yaşayan değil ölen kişilerden organ alınabilirdi ve ölümün tam olarak ne olduğunun hekimler için tanımlanması gerekmekteydi. Bu amaçla çok uzak olmayan bir zamanda, 1970’lerde, nörologlar tarafından “beyin ölümü tanı ölçütleri” oluşturulmaya başlandı. Zaman içerisinde bu ölçütler değiştiyse de genel bir kalıp olarak “beyin ölümü” kavramı tıbba yerleşti ve yasal ölüm tanımı olarak kabul edildi. “Beyin ölümü” tanısı tıbbı ve hukuksal olarak ölüm demekti ve günümüzde de bazı küçük ayrıntılar hariç aynı isimlendirme geçerlidir.

Yine gelişen sağlık teknolojileri, insanlardan alınan dokuların saklama şartlarının iyileştirilmesi, yapılan birçok hayvan deneyleri ardından “insanı da dondurarak gelecekte tekrar uyandırmak için saklayabilir miyiz?” şeklinde yaklaşımlar ortaya çıktı. Aynı soru Mars veya uzak gezegenlere insan gönderme sırasında bir çeşit derin soğutma ile uyku durumuna astronotları veya yolcuları getirerek yapılabilir mi şeklinde de soruldu. Bu durumda da uygulanan dondurma süreci bir başlangıç noktasına gerek duyduğundan ölümün tanımını gerektirir oldu. Diğer yandan öldükten sonra kendisini dondurtarak (tüm beden veya sadece kafa kısmı) gelecekte bir zamanda tedavi olma umuduyla uyanmak için insanlar para öder oldu. Beden dondurma şirketleri dünyanın değişik yerlerinde kuruldu. Yasal olarak da ölüm tanısı alınır alınmaz uygulanması gerektiğinden ölüm kavramının –ne zaman başladığının– yeniden ele alınmasını gerektirdi.

Uzun bir dönem ölüme yakın deneyimlerle sadece parapsikologlar ilgilenirken son on yıldır artık hastanelerde çalışan hekimlerin de araştırma konuları içinde yer bulmaya başladılar. Konuyla ilgili bilimsel dergilerde ölüme yakın deneyimlerin neden ortaya çıkabileceği ve o sırada beyinde nörolojik, fizyolojik ve kimyasal olarak neler olabileceği konusunda tartışmalar yayınlanmaya başlandı. Yani ölüm ve ölüme yakın deneyimler de bilimsel yöntemle ortaya konulabilir ve araştırılabilir oldu. Bu şekilde ortaya vurgulanarak konulan “klinik ölüm” denen bir kavramı daha iyi anlar olduk. “Beyin ölümü” kavramının yanına “klinik ölümü” de eklemiş olduk.

Spiritüalizmin önemli konularından birisi olan ve tekrar yeniden doğuş (reenkarnasyon) vakaları geçmişte olduğu gibi günümüzde ayrı bir ilgi ve tartışma konusu olmaya devam ediyor. Çocukların 3-4 yaşlarında “ben eskiden şuydum, siz benim anne-babam değilsiniz” demesi bir yana kişisel gelişimciler, regresyon tedavi edicileri kişilere bir ya da birden fazla geçmiş yaşam hediye eder duruma geldi. Tekrar doğuş vakalarının ima ettiği ölümsüzlük ve ölümden sonra tekrar dünyada bedenlenme durumu günümüzde bile hem ülkemizde hem de dünyada önemli bir inanç konusu olmaya devam etmektedir. Her eğitim seviyesindeki insanlar arasında hem inanç hem de tartışma konusu olmaktadır.

Daha yakın zamanlarda ise ölen kişilerin ölüm anında beyin kan akımı ve beyin dalgaları kayıtları (EEG) yapıldı ve bunlar yayınlanarak diğer bilim insanlarının görüşlerine sunuldu. Oysa ölen kişilerin tam ölüm anında bedensel ve fizyolojik olarak incelenmesi bilimde çok nadir bir durumdur ve ilk deneyler neredeyse yüz yıl kadar öncesinde yapılmıştı. Ölüm ile bedenden 21 gramın eksildiği gazetelere haber olmuştu. Aradan geçen zaman içerisinde filmi de yapılsa bilimsel doğrulamaları aynı sonucu vermemişti. Ama film gösterime girdiğinde 21 gram konusu düşünen kafaları epeyce meşgul etmiş ve “ruh sadece 21 gram mı? Aaa ağırlığı sadece bir çikolata parçası kadar mı?” diye sorulur olmuştu.

Kuantum fiziğinin günlük yaşamımızda her yere sinmesinden dolayı bize ima ettikleri de “ölüm ve yok oluş” konusunu tekrar düşünmemize neden oldu – üniversitelerdeki katı madde ile uğraşan kuantum fizikçileri için aynı şeyi gözlemlemedim. Yüz yıl kadar önce her şey parçacıktı. Sonra parçacık değil sadece enerji yoğunlaşmaları olduğu kafamıza sokuldu. Bugün ise anlıyoruz ki ne parçacık, ne enerji yoğunlaşması. Maddeyi oluşturan her şey aslında bilgi ve evrensel kuantum alanında ya da dalga fonksiyonunda geçici var oluşlar! O zaman zaten bizim yapımız da çürüyen, tükenen bir madde değil, kuantum fiziğine göre devamlılığı olan ama sadece halden hale geçiş yapan bir yapı. “Bu durumda bedensel veya beyinsel ölümün anlamı ne olabilir ki?” sorusu soruldu ve ölümden sonra yaşama perde aralanarak yorumlar yazıldı, çizildi. Dolayısı ile ölüm kelimesinin anlamı da farklı algılanmaya ve hissedilmeye başlandı.

Bugün artık ölüm konusu köyde ya da şehirde yaşasın, modern insanın kafasındaki en önemli konulardan biridir. Ama gizli bilinçaltında ama açık bilinçli konuşmalarda konu edinilmektedir. Çoğu kişi konu hakkında konuşmasa da yalnız gecelerde veya yakınlarının ölümü, defni esnasında mutlaka ölümle ilgili zorunlu bir hatırlamanız olmuştur. Sadece hatırlama değil muhtemelen de kitabımızın bölüm başlıklarında göreceğiniz sorulardan biri ya da bir kaçını kendi kendinize sormuşsunuzdur. Muhtemelen de sadece kendi kendinize ve sessiz sormuşsunuzdur. Kimseler duymadan… Hatta kafanızdaki ölümle ilgili soruları düşünürken bile usul usul düşünmüşsünüzdür ölüm uzak kalsın diye…

Bu kitapta okuyucuların kafasında ölüm hakkında sorulara yanıt bulmaya ve hatta belki de istemeden yeni sorular oluşturmaya başlayacağız. Bazı kişilerin inandıkları doğruları tekrar düşünmelerine vesile olabiliriz. İçerik olarak teolojik ölüm ve öte âlem kavramını hiç ele alamdan, günümüzdeki daha çok bilimsel bilgileri ele alıp ölüm üzerinde düşünüp tartışmak esas gayemizdir. Bu kitapta teolojik tartışmaların neden olmadığı konusu ayrı bir konudur ve ilahiyatçıların ilgi alanıdır. Gelenek ile dinin neredeyse ayrılamaz ip yumağı gibi birbirine karıştığı bu topraklarda – şükür ki üniversitelerimizdeki birçok akademisyen ilahiyatçı bu ayrımı Kur’an perspektifinden çok iyi yapabilmektedir – en iyisi din ve ölüm, ölüm ötesi konusunu ele almamak olacaktır. Mesela İbrahim’i Cennet vaadi gibi bir konu kitapta ayrıntılı olarak yer almaz.

Diğer bir konu da bu kitabın yazarı olan bir nöroloji uzmanının ölüm ile ne alakası olabileceğidir. Nöroloji beyin, omurilik hastalıkları ile uğraşan bir hekimlik alanıdır. Sonuçta ölümlülerden biriyim. Diğer yandan Nöroloji uzmanları tıbbi ölüm ve beyin ölümü tanısını koyan uzmanlıklardan bir tanesidir. Beyin ölümü tanısı konduğunda organ nakline ilk imza olurunu veren nörologlardır. Hastanelerde en çok ölüm gören ve hastaları ölen uzmanlık alanlarından birisi de nöroloji uzmanlığıdır. Bunun dışında ölüme yakın deneyimler, beden dışı deneyimler ve diğer bazı ölümle ilgili normal dışı fenomenler sinir sistemi ve beyin ile alakalıdır. Belki de en önemlisi bir bilim insanı olan nörologların uğraşısı bilinç, bellek ve kişilik kavramıdır. Bütün bunlar bir şekilde beyinden kaynaklanırlar ve beyin öldüğünde bunlara ne olacağı sorusu nöroloğun kafasındaki bir sorudur. Bu nedenle bir hekim ve bilim insanı olan nörolog ölünce ruh nereye gider diye sormaz (hatta soramaz), bilinç-bellek-kişilik devam eder mi diye sorar. Sorulacak soru şudur: öldüğümüzde ölür müyüz? Ve ölümden sonra varoluşumuzun devam ettiğinin kanıtlanması, bizim için en önemli sırrın açığa çıkması demektir.

Sonuçta canlanan ve hayat bulan canlı olarak ölümlüsünüz! Doğarken ve hatta anne karnından yokluktan oluşurken, popomuza vurulan bir mühür var: “ölümlü”. Yaratılan olduğumuza göre ve diğer bir ifade ile yaratan olmadığımıza göre “öleceğiz”. Dini inancımıza göre musalla taşı üzerine yalnız yatırılacağız, toprağın altına yalnız gömüleceğiz.

Hatta şöyle yazmak ya da okumanız lazım. Kaygı duymadan ve rahat olarak “Ben de ölümlüyüm?”

“Bir gün değil, belli bir zamanda ben de öleceğim ve tüm yakınlarım ölecek…”

“Tüm sevdiklerim ölecek…”  Ölümden kaçamayacağız (Cu’ma-8)

“Sen elbette öleceksin, onlar da elbette ölecekler.” (Zümer-30)

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya-35)

Hatta ve hatta çok uzun bir zaman sonra cansız olsa da, yaratılanlardan olan gezegenler, yıldızlar, galaksiler, kara delikler, evrenler bir çeşit yok oluş ve ölüme benzer değişim geçirecektir. Daha da ilerisi evrenimiz bile gelecek bir zamanda ölümle karşılaşacak. Oldukça karanlık ve inanılmaz soğuklukta bir evrensel ölüm!

Öte Âlem Araştırma Dönemleri

Öte âlem üzerinde yapılan araştırmaları temelde dört zaman dilimine ayırmak mümkündür. Bu dönemler 1880-1930, 1930-1960, 1960-1990 ve 1990’dan günümüze olarak gruplanabilir. 1830-1930 yılları arasında ilk dönemdir. Daha çok ölmüş kişilerin hayaletlerini gören kimselerin “kendiliğinden” meydana gelen tecrübelerini toplama, sınıflama ve çözümlemenin olduğu dönemdir. Medyumlarla başlayan bilgi birikimi de bu döneme denk gelir. 1930’lara yaklaşıldığında elde epey vaka örnekleri birikmiş ve duyular dışı algı, süper psi gibi kavramlar yazılır olmuştur. 1930-1960 yılları arasında parapsikoloji deneysel yöntemlere başvurmakla birlikte, birçok paraspikolog ölüm ötesi konularda fazlaca bir araştırma ve deneme işlerine girişmedi. Böyle bir konu başlığını ihmal ettikleri bile söylenebilir. Batıda bu dönem deneysel parapsikoloji dönemiyken, ülkemizde, batıda bitmeye yüz tutmuş ruhçuluk akımının Dr. Bedri Ruhselman ile yeşermeye başladığı dönemdir. Bir sonraki döneme gelindiğinde Türkiye’de Dr. Ruhselman ruhçuluk konusunda ununu elemiş ve eleğini asmıştı. Geride yeterli bilgi birikimi bırakmıştı. 1960-1990 yılları arasında ölüm ötesinden bilgi toplama çabasına yaşayan akrabalarından telepati ile bilgi almayı engelleyecek yöntemler geliştirildi. Bu yöntemlerle bilgiler toplandı. Ölüm bilimin konusu olmaya d başladı. Özellikle organ nakillerinin başlaması ile ölümün ne olduğu, beyin ölümü kavramı tanımları yapılmaya başlandı. Bilim gene de öte âlem ile ilgilenmese de parapsikologlar bilgi toplamaya devam ediyordu.  1985-1995 arası yıllarda ülkemizde parapsikoloji alanında birçok kişi yetişti ve ortaya çıktı. Yeni dernekler kuruldu ve birçok yayıncı çıktı. 1995’lerden bu yana da daha müspet şekilde öte âlem bilimin olmasa da felsefe ve diğer araştırma alanlarının konusu olmaya devam etmektedir. Müspet tartışmalara ilaveten kuantum fiziği de olayın içine dâhil edildi. Kişisel gelişimciler de olaydan uzak kalmayarak kişileri öte âleme gelişmiş göndermek için tüm çabaları gösterir oldular. Öte âlem kavramı bilim için halen tabulardan biridir. Pekâlâ, hatıralar fiziksel ölümden sonra da devam eden “başka bir yerde” devam edebilirler. Çünkü bazı vaka raporlarına bakıldığında, materyalizm doğru ise rapor edilen bazı olayların olmaması gerekir. Darwin’in evrim teorisi insanın ruhunun olduğuna dair inançtan şüphe duyulmasına neden olmuştu. Buna rağmen evrim teorisinin kurucu babalarından Alfred R. Wallace ateşli bir spiritüalistti ve insanın ölümden sonra da var olacağına olan inancından zerre sapmadı. Oysa Darwin ruhun oturduğu tahtı sarmış ve onu aşağı indirmişti. Ama biliyoruz ki bu hayata benzer bir şeyin öte âlemde sonsuza kadar ve zamansız olarak devam edeceği inancı veya fikri bazılarını rahatsız etmeye devam etmektedir.

Sorular, sorular ve sorular…

Ölüm hakkında sesli soru sormaya, bilimsel bilgilerle konuşmaya ve tartışmaya hazır mısınız? Hayret ve şaşkınlık, öğrenmeyi sağlayan en önemli uyarıcı kaynaktır. Kafalarınızın içinde sıcak beyninizde eminim birçok soru vardır ve yanıtları da elinizde yoktur: Bu insanların ve benim deneyimleyeceği ölüm nedir? Öldüğümde gerçekten ölür müyüm? Yoksa bir şeyler devam eder mi? Baki kalma mümkün müdür? Bedenimiz dışında da “düşünüyorum öyleyse varım” gibi bir şey olur mu? Ölümden sonra şahsı benliğim ve belleğim aynen duracak mı? Ölüm kapıyı çalınca herkes açmak zorunda mıdır yoksa bazıları o kapıdan döner mi? İnsan hasta olduğu için mi ölür yaşayan olduğu için mi ölür? Bedensiz farkındalık mümkün müdür? Beyin olmaksızın deneyim olur mu? Ölümden sonra tecrübe devam eder mi? Devam eder ise ölmeden önceki kişiliğimizin devamı şeklinde midir? Öte dünyada, burada her sabah uyandığımız gibi uyanabilecek miyiz? Buradan sonraki hayata inanmak, sonsuz hayatı onaylamak demektir oysa zamanın bir sonu var ise bu nasıl olacaktır? Organik bedenimiz yok olunca canlı gibi hissedecek miyiz? Ölüm ile mekân mı değiştiririz yoksa bilincimiz ortam veya hal mi değiştirir? Yokluk katlanılabilir bir duygu olmadığı için mi ölüm ötesini kutsallaştırdık? Ölüme yakın ya da ölüm eşiği deneyimleri gerçek midir? Tekrar doğduğunu iddia eden kişiler yalan mı söylemektedirler yoksa akıl hastalığına mı tutulmuşlardır? Ruhsuz ölümsüzler vampirler gerçek midir? Ruhların bu dünyada karmaşa çıkarmasına neden olan hayaletler var mıdır? Ölümden sonraki hayat sadece kişinin kendi zihni içinde yürümesi gibi sanal mıdır yoksa nesnel bir hayat mıdır? Ölmeden önceki anılarımızı hatırlayacak mıyız? Kişisel bir dünya mı olacak yoksa herkese ortak ve açık bir dünya mı olacak? Herkes kendi rüyasını mı görecek? Duyularla çalışan müspet bilimin bilgisi dışında da mıdır? Bilim ölümden sonra devamlılığın olmadığını iddia edebilir mi? Cehennemde yanmak yokluktan daha kabul edilebilir midir? İnsanı esas korkutan ölümün olması mı yoksa var oluşumuzun tamamen yitip gitme olasılığı mıdır? Öte âlem mekân olarak nerededir?

Öte âlemin varlığı kesinleşir ise evlilik yeminlerini “ölüm bizi ayırana kadar” değil sonsuza kadar şekline mi çevirmek gerekecektir? Eğer medyumların ölenlerin ruhları ila öte tarafta bağlantı kurduğunun kesin kanıtlarına ulaşırsak, bu tarafta ölenlerin yasal hakları diye yeni bir hukuk geliştirmemiz gerekmeyecek mi? Diğer yandan ölen meşhur bilim insanları öte âlemde de duracak değildirler ve orada da keşif ve icat peşinde koşarlar ise bunun patent hakkı nasıl sağlanacak? Ölümden sonraki yaşamın kesinliği ortaya konulduğunda intihar etmeye niyetlenen ve tedavi edilemeyen hastalık durumlarında ölümü (ötenazi) isteyen kişilere nasıl bir yanıt vereceğiz ve bunun hukuktaki yeri ne olacak? Yine psikiyatrik hastalar psikolog ve psikiyatr doktorlarına geldiklerinde yanlarında kaç ruh getireceklerdir? Vizite ücreti bu durumda nasıl belirlenecektir ve kimden talep edilecektir?

Bir de ölümsüzlük arzusu ve ölüm psikoloji ile ilgili sorular var kafamızda. Ölümcül bir hastalığınız olduğunu ve sayılı günleriniz kaldığını öğrenen birisi hangi psikoloji içine girer, duygusal olarak hangi aşamalardan geçer? Ölenin ardından yas dediğimiz hüzün normal midir? Ne kadar sürer ise normal ne kadar uzar ise hastalıklı durum haline gelir? Bir gün ölümsüz olamasam da bendeki beyni, genetik kodları değişmeden saklarsam bundan yüzlerce yıl sonra tekrar yaşama döndürülebilir miyim? Beynimi veya bedenimi değişmemesi için zamanda dondurmak istersem fiyatı farklı mıdır?

Eğer içiniz çokça yazdığım “ölüm” kelimelerinden ve sorularından sıkıldıysa gene bu kitabı okumanızı salık veririm. Çünkü konu başından buraya kadar okuma zamanınıza kadar – siz hariç – dünyada 100 ve Türkiye’de ise 1 kişi öldü! Dünya nüfusu sürekli artıp şehirler daha kalabalık olsa da bu ölümlerin olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece doğum hızı ölüm hızından fazla olduğu için sayılar artıyor. Şehirler büyüyor. Önümüzdeki 100 yılda ise şu anki Dünya nüfusu olan 7,215,731,300 kişi ölecek. Açık sayı ile bu yedi milyar iki yüz on beş bin kusur kişi… Bu sayıya bu kitabın yazarı olarak ben ve okuyucusu olarak siz de dâhil olacaksınız. Ama kalp hastalıkları, ama kanser, ama beyindeki bir felçten ya da başka hastalıklardan bir şekilde öleceğiz. Film şeridinin bir ucu doğum, diğer ucu ölümdür…

Filmin sonunu izlemeye hazır mısınız? 

 

İÇİNDEKİLER

  1. GİRİŞ
    1. Ölüm…
    2. Öte Âlem Araştırma Dönemleri
    3. Sorular, Sorular ve Sorular…
  2. ÖLÜM KAYGISI ÖLÇEĞİ TESTİ: Test 1
  3. ÖLÜMÜN SAYILMASI VE ÖLÜM İSTATİSTİKLERİ
    1. Türkiye’de Sayılarla Ölümler
    2. Dünyada Sayılarla Ölümler
  4. ÖLÜMÜN HÜCREYE YAZILMIŞ KADERİ
  5. ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISIYLA BAŞA ÇIKMA
    1. Kaygının Beyindeki Yeri
    2. Ölüm Kaygısı
    3. Savaşlarda Ölüm Kaygısı
    4. Ölümsüzlük Arzusu
    5. Ölüm Kaygısıyla Başa Çıkma Yolları
    6. Ölüme Sofi Bakışı: Yunus ve Mevlana Örneği
    7. Ölüm Kaygısı Ölçeği
  6. TÜRKİYE’DE RUHÇULUK VE MEDYUMLARI
    1. Medyumluk Nedir?
    2. Dünyada Kısa Tarihçe
    3. Türkiye’de Ruhçuluk ve Medyumluk
    4. Neo-Spiritüalizm ve Yeniliği
  7. ÖLÜM ÖTESİNDEN GELEN SESLER
  8. RUHLARLA BAĞLANTILI MEDYUMUN BEYİN HALİ
    1. Medyumluk Bir Çeşit Akıl Hastalığı mıdır?
    2. Medyumlar Gerçekten Bilinmeyecek Şeyleri Bilirler mi?
    3. Gary Schwartz’ın Öte Âlem Deneyleri
    4. Medyumların Beyninin Farklılığı
    5. Yazıcı Medyumluk
  9. ÖTE DÜNYADAKİ ŞİFRE İÇİN TÜRKLER İŞ BAŞINDA
    1. Asma Kilit Özellikleri
    2. Şifreleme Yöntemi
    3. Bizden Önce Uğraşanlar
    4. Grubumuzun Stevenson’un Şifresi Çalışması
  10. RUHU OLMAYANLAR: ZOMBİLER, VAMPİRLER VE HAYALETLER
    1. Şanslı Zombiler
    2. Vampirlerin Nüfus Sayımı
    3. Hayaletlerin Newton Fiziğini Umursamazlığı
  11. ÖLÜMSÜZLÜĞÜ NANOTEKNOLOJİYLE YAKALAMAK
    1. Sinirbiliminde Nanobiyoteknoloji
    2. Sinir Sistemi Hastalıklarındaki Uygulamaları
    3. Gelecek
  12. ÖLÜNCE BİZDEN 21 GRAM MI EKSİLİR?
    1. Ruh Meselesi
    2. 21 Gram Meselesi
  13. ÖTE ÂLEMİN VAHİY VAADİ DIŞI KANITLARI
    1. Vahyin Vaadi: Ahiret ve Öte Âlem
    2. Vahiy Vaadi Dışı Öte Âlem Kanıtları Var mı? 
    3. Bilimsel ve Felsefi Kanıtlar/Dayanaklar
    4. Kuantum Fiziği ve Ölümden Sonra Devamlılık
    5. Madde ve Enerji Aynı Şeydir
    6. Madde Evrenin Arkasındaki Asıl Yapı
    7. Bilinç, Bellek ve Kişilik Beyinde midir?
    8. Metafiziksel Kanıtlar/Dayanaklar
    9. Parapsikolojik Kanıtlar/Dayanaklar
    10. Bilinç ve Niyetin Rastlantısal Süreçlere Etkisi
    11. Geçmiş Yaşam Anıları ve Tekrar Doğum Vakaları
    12. Ölüme Yakın Deneyimler ve Ölüm Döşeği Olayları
    13. Öte Âlem ile Medyum Bağlantıları
  14. ÖLÜME SAYILI GÜNLERİN KALMASI
  15. ÖLENİN YAKINI OLARAK YAS TUTMAK
    1. Ölüme Peygamberimiz’in Duygusal Tepkisi
    2. Çocuklarda Yas Dönemi
  16. ÖLÜMÜ YEDİ UYURLAR GİBİ ASKIYA ALMAK
    1. Yaşamı Bir Süreliğine Askıya Almak
    2. Kimyasal Silah: Hidrojen Sülfür
    3. Dondurma ya da Kriyonik
  17. GİTMEDEN ÖNCE ALINAN ÇAĞRI: ÖLÜM DÖŞEĞİ OLAYLARI
  18. ÖLÜMÜN YARIM VE TAM HALİ: KLİNİK ÖLÜM VE BEYİN ÖLÜMÜ
    1. Klinik Ölüm Nedir?
    2. Beyin Ölümü Nedir?
    3. Organ Bağışı
  19. REENKARNASYON TEKRAR DOĞUM MUDUR?
    1. Cesaretli Bir Bilim İnsanı: Ian Stevenson
    2. Vaka Örneği
    3. Tekrar Doğuş Vakalarının Özellikleri
      1. Kendiliğinden Ortaya Çıkış Yaşı
      2. Hamilelikte İşârî Rüyalarla Haber
      3. Zengin Kız, Fakir Oğlan
      4. Belli Bir Mesafe İçinde Doğma
      5. Ölüm ile Doğum Arası Zaman
      6. Şiddet ve Ani Ölüm
      7. Karşı Cinste Doğum
      8. Fobiler: Açık Nedeni Olmayan Korkular
      9. Bilmediği Dilde Konuşma: Ksenoglosi
      10. Doğum İzleri ve Doğum Kusurları
  20. Geçmiş Yaşam Anılarının Ortaya Çıkış Şekilleri
  21. Tekrar Doğuş İnancının Neresindesiniz?
  22. Duyular Dışı Algının Farklı Şekli
  23. Olgunlaşmamış Beyne Anı Sokuşturulması
  24. Zamanda Kuantum Dolaşıklık
  25. Kuantum Dolaşıklık
  26. Dolanık yahut Dolaşık Beyinler
    1. Çocuk Beyni Olgunlaşması ve Geçmiş Yaşam Anıları
  27. Davranışsal Değişim
  28. Çocuk Beyninde Yeniden Yapılanma
  29. Fazla Dalların Budanması
  30. Geçmiş Yaşam Anılarının ‘Bulaşması’
    1. Özetle Sonuçlar
  31. ÖTE ÂLEMİN KAPISINDAN GERİ DÖNMEK: ÖLÜME YAKIN DENEYİMLER
    1. Ölüme Yakın Deneyim (ÖYD) Nedir?
    2. ÖYD Hakkında Bilimsel Sorular
    3. ÖYD’nin Tipik Özellikleri
    4. Çocuklarda Ölüme Yakın Deneyimler
    5. Körlerde Ölüme Yakın Deneyimler
    6. Ölüme Yakın Deneyim Esnasında Beyin
    7. Ölüm Deneyiminin Şüpheci ve Anti-Şüpheci Kritiği
      1. Psikiyatrik Bir Hastalık
      2. Fosfenler ve Işık Çakmaları
      3. Rüya Benzeri Bir Durum
      4. Ölüme Yakın Beyin ve Biyolojik Foton Tüneli
      5. Tünel Meselesi
      6. Beyin Ölürken Yüksek Oranda Bilgi İşler
      7. Teta Yavaş Beyin Dalgaları ve Paranormal Algılar
      8. ÖYD Olmadan Kalp-Solunum Canlandırması
      9. Fyodor Dostoyevski’nin Ektazik Durumu
      10. Anestezi Sırasında Farkında Olmak
      11. Gazların ve Morfinlerin Etkisi
  32. Sonuç
  33. HER YARATILAN ŞEY BİR GÜN ÖLÜR, EVREN BİLE
    1. Doğumundan Önce Evren
    2. Evren Yokluktan Nasıl Oluştu?
    3. Büyük Patlamanın Sessizliği
    4. Şimdi: Başlangıçtan 13,7 Milyar Yıl Sonrası
    5. Geleceğimizin Bilimsel Öngörüsü
    6. Güneş’in Ölümü: Bugünden 5 Milyar Yıl Sonra
    7. Hızlı Yaşa, Genç Öl
    8. Yeni Yıldız Oluşumu Biter
    9. Gezegenler ve Yıldızlar Yörüngelerinden Çıkar
    10. Evrendeki Tüm Madde Işığa Döner
    11. Evreni İşgal Eden Karadelikler
    12. Karadelikler de Işığa Döner
    13. Evrende Her Yer Işık Dolar: Aydınlık Çağ
    14. Sonsuzluk Çok Uzun Bir Zamandır
  34. ÖLÜM KAYGISI ÖLÇEĞİ TESTİ: Test 2
  35. KAYNAKLAR

 


 

 

197 Gün,

1 Nisan 2015 baskısı,

Tuti kitap, 528 Sayfa

Roman öncelikle ülkemizde bir dönem çok ses getiren gerçek bir cinayetle başlıyor ve ardından gerçek alan dedektifleri ve psişik dedektifler katilin peşine düşüyor. Romanda gerçek hayattan yansıyan karakterler ve kurgusal karakterler yer almasına karşın, mekânlar ve kişilerin tanımlamaları bir süre sonra bir ağ gibi birbiri ile ilişkili hale geliyor ve karşınıza sinema filmi gibi kafanızda canlandırabileceğiniz bir zenginlik çıkarıyor.

Romanda karşılıklı diyaloglarla ve uzun uzun paragraflarla parapsikolojinin ne olduğu, duyular dışı algı, sezgi, hissi kablel vuku ya da geleceği önceden bilme gibi konulara ayrıntısı ile değiniliyor. Roman özelliği itibari ile popüler bir bilim kitabı olmasa da bittiğinde parapsikoloji hakkında genel bir bilgi birikimini de size sağlıyor. Bir anlamda romanı okuduğunuzda “modern parapsikolojinin” falcılık ve büyücülük olmadığını aynı zamanda bilimsel bir zemini de olabileceğini anlıyorsunuz. Aynı zamanda insan bilincinin bir dereceye kadar kafatası dışına uzandığını da görebiliyorsunuz ve yazar bunu hem olay örüntüsü ile hem de bilimsel bilgilerle ortaya koyuyor.

Romanın içinde Asal sayılardan oluşan bir örüntü var. Her bölüm başlığı bir asal sayıdan başlıyor ve 197 Gün ile sonlanıyor. Asal sayılar, sadece 1’e ve kendine bölünebilen, özgün bir dizi sayılardır. Romanın konu başlarında asal sayılar belli bir örüntü içerisinde “197 gün” ile ilişkili kullanılmış. Aynı örüntü romanın içinde geçen hemen hemen tüm rakam-sayılarda da kullanılmış. Bunlara ek olarak cinayetle ilişkili asal sayı örüntüsü romanın kapak tasarımı içinde hazırlanmış. Bu şekilde romanın edebi akışı ve diyaloglarına ek olarak, matematiksel bir sembolizm asal sayılarla içine serpiştirilmiş. Bu örüntünün taşıdığı ilişki ve gizemi çözmek okuyuculara kalmış.

Duyular dışı algı ve parapsikoloji konusunda öğreneceğiniz çok şeye ek olarak yazar kitapta dikkat çekici şekilde Gustav Klimt’in The Kiss tablosu ve Maurice Ravel’in Bolero’suna da çok farklı yorumlar getirerek, bir şeyin ne kadar çok anlamlı yorumlanabileceğini gözler önüne seriyor. Romanın esas mesajlarından biri de gördüklerimiz ve bildiklerimizin tek anlamlı olmayabileceği konusunda. Aynı zamanda tüm romanda değişik diyaloglara serpiştirilmiş Marilyn Monroe’nin özelliklerini ele alan Dr. Saltı karakterinin diyalogları ile de Monroe’ya çok farklı bakabiliyorsunuz. Monroe kesinlikle bize anlatıldığı veya gösterildiği gibi biri değilmiş diyorsunuz.

Bu olayın gerçek kısmına ek olarak romanda kurgulanan edebi çevre, olaylar ve kişilerle, parapsikolojinin ya da duyular dışı algının ne olduğu, gelecek öngörülerinin gerçek olup olamayacağı -dar anlamda falcılık, medyumluk-, dini ve bilimsel bakış ele alınmış ve okuyuculara da gerçek/doğru bilgiler sıkmadan verilmeye çalışılmış. Bilimsel bir kitap olmadığı için de genelde bazen ciddi, bazen de komik diyaloglar arasına bilgiler serpiştirilmiş. Bazen geçekten komik bölümleri okurken kendinizi gülerken bulabilirsiniz. Bazen de ölmüş ve öldükleri mekânlara hapsolmuş ruhların anlatıları ile korkuya ve ürpermeye kapılabiliyorsunuz. Ama ne olursa olsun kitap bitince de keşke bitmeseydi diye hayıflanabiliyorsunuz. Hatta yavaş yavaş okuyup çabuk bitmesinde diye tadına varmaya çalışabiliyorsunuz. 

 


 

 

  Diğer önerdiğimiz kitapların listesi burada! Forumda 

 


 

 

"Ben çok katı bir bilim insanıyım. Bu tür şeyler tamamen saçmalıktır ve bilim bunlarla ilgilenmez. Dolayısı ile burada yazdıklarınız ve yaptıklarınız külliyen absürd ve aptalca" şeklinde düşünenlere. Onlara bilimin tarihsel sürecinin nasıl olduğunu, bilimin nasıl çalıştığını, yönteminin nasıl olduğunu, kuantum mekaniğinin mantıkla çelişen özelliklerini okumalarını salık veririz. Ama zamanları yoksa ilkokuldaki çocuklarının kitaplarını tekrar okuyabilirler...